"Biz ki Melik-i Turan, Emîr-i Türkistan'ız, Biz ki Türk oğlu Türk'üz,
Biz ki milletlerin en kadîmî ve en ulusu Türk'ün başbuğuyuz!"
EMİR TİMUR

Zindanlar…

24 Nov 2014 | Göndərən: | Bölmələr: Baş Yazı, Ortaq Türk Tarixi, Şärqiy Türkistan, Tatarstan
Eski Kazan

Eski Kazan

Roza KURBAN

Her toplum, toplumsal barışı bozan bireylerine karşı kendini korur. Toplumun huzurunu bozanları etkisizleştirmeye, cezalandırmaya ve topluma yeniden kazandırmaya çalışır. Zindan, cezaevi veya hapishaneler bu işlevi yerine getirmekle görevlidir. Fars dilinden dilimize giren Zindan kelimesi, tutuklu veya hükümlülerin içine konulduğu kapalı yer, anlamına gelmektedir. Cezaevi, Arapça ceza ve Türkçe evi sözcüklerinden oluşan bir birleşik kelimedir. Hükümlülerin içinde tutuldukları yapı, hapishane, mahpushane, dam, kodes, mahbese cezaevi denir. Cezaevleri ne zaman ve nerede ortaya çıkmıştır? Bunun için cezaevinin tarihçesine bir göz atalım. Tarihi kaynaklardan görüldüğü gibi, hapis cezasının ilk olarak kilise hukukunda kabul edilmiş olup ilk cezaevleri manastırlarda kurulmuştur. İslamiyet’te ise Hz. Muhammed ve Ebubekir döneminde ayrıca bir cezaevinin bulunmadığı bilinmektedir. Suçlular Mescidi Şerif’in dehlizlerine kapatılmıştır. Kayda geçen ilk cezaevi 1596’da Amsterdam’da açılmıştır. XVI. yüzyıldan itibaren yapılan cezaevlerinde hücre sistemi uygulanmış olup, hücre kapıları müşterek bir koridora açılmıştır. Hücre, ya hücrenin dışarıya bakan pencerelerinden veya koridorun penceresinden gelen ışıkla aydınlatılmıştır. XVIII. yüzyılda ceza hukukunda suçluların lehinde bazı değişiklikler yapılması için çalışmalar başlatılmıştır. Bu girişimler sonucunda cezaevlerinin durumunda değişlikler yapılmış ve ıslah sistemine yenilikler getirilmiştir. Ama özgürlükten yoksun bırakan cezaların anlamı ve etkisi, suçların tekrarlanma oranının yüksekliği, mahkûmların düzenlediği ayaklanmalar ve gözeticilerin hoşnutsuzluğu nedeniyle yeniden tartışılır olmuştur.

Dönem, düzen ne olursa olsun zindanlar asla boş kalmamış, bazen hapishane koğuşları dolup taşmıştır. Haksızlıklara karşı çıkan, totaliter rejime boyun eğmeyen, teslim olmayanların ikinci evi olmuştur zindanlar. Bu yazıda Çarlık Rusya’sı, Stalin ve Mao zindanlarından söz edeceğiz. Hapishane duvarlarının diğer tarafında yaşananları bizzat hapsedilmiş olan insanların ağzından ilk kaynaktan öğreneceğiz.

Çarlık Rusya’sı Zindanları

Hapishaneler, birçok roman, hikâye, yazı, film ve resimlere konu olmuştur. Fakat bunların en değerli olanları gerçek hayat hikâyelerinden yola çıkarak yapılanlar, yani ilk ağızdan yazılanlardır. 1552 yılında Kazan Hanlığı Korkunç İvan tarafından işgal edilmiş ve bölge halkı Rus esareti altına girmiştir. Ruslar, Rus olmayanları millet olarak yok etmek amacıyla zorla Hıristiyanlaştırma yoluyla Ruslaştırma siyasetini yürütmüştür. Hıristiyanlığı kabul etmeyenler zor şartlar altında yaşamak zorunda bırakılmış, bir kısmı hapishanelere atılmış, bazıları idam edilmiş, bazıları sürgüne gönderilmiştir. Rus siyasetine karşılık bölgede sıkça isyanlar meydana gelmiştir. XVIII. yüzyıl ortalarında Rus zulmü en doruk noktasına ulaşmıştır. 1755 yılında gerçekleşen Batırşa İsyanı, Rus baskısına karşı gerçekleşen en etkili ayaklanmalardan birisi olmuştur. Batırşa İsyanı kısa sürede bastırılmış, ayaklanmanın lideri Batırşa tutuklanmış ise de bu isyan, Rus Hükümeti’nin geri adım atmasına neden olmuştur. Gel zaman git zaman, XX. yüzyıl başlarına gelindiğinde de bölgedeki Türklerin ayaklanmalarından korkan Ruslar özellikle seçim dönemlerinde millet üzerinde etkili olan insanları zindanlara atarak kendilerince çözüm bulmuşlardır. O dönem milliyetçiliği ile öne çıkan isimlerden birisi de Tatar yazar Gayaz (Ayaz) İshaki’dir (1878–1954). İshaki nedensiz ha bire Çar zindanlarına atılmış, Arhangelsk ve Vologda vilayetlerinde sürgüne gönderilmiştir. Gayaz İshaki, 30 Ekim 1905 tarihinde Kazan’da şair Segıyt Remiyev’in (1880–1926) evinde tutuklanmış ve hapsedilmiştir. Kovuşturma açılmış, hapishaneye atılmış, sonra serbest bırakılmış, sonra tekrar hapsedilmiş ve 2 ay Çistay Hapishane’sinde kalmıştır. İshaki, hapishane düzeninin, tutuklu ve mahkûmlara yapılan kötü muamele ve işkencelerin canlı tanığı olmuş, bunları bizzat kendi yaşamıştır. Hapishanedeyken kaleme aldığı “Zindan” başlıklı romanında Çar hapishanelerinde yaşananları tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir. İshaki’nin bu romanı 1907 yılında Kazan’da İ.V.Yermolayev matbaasında yayımlanmıştır. Bilindiği üzere Gayaz İshaki, 1917 Ekim Devrimi’ni ve Bolşeviklerin iktidara gelişini kabullenememiştir. Bu nedenle 1919 yılında Uzak Doğu üzerinden Avrupa’ya gitmiş ve ömrünün kalan kısmını vatanından uzakta yurt dışında geçirmiştir. İshaki’nin eserleri Sovyet döneminde yasaklanmıştır. Ancak 1990’lı yılların başında İshaki’nin eserleri milletinin huzuruna tekrar çıkmıştır. Ben okuduğum dönemde okul programında İshaki yoktu, onun için İshaki’nin hayatı ve eserleriyle ancak üniversite yıllarında tanıştım. Gayaz İshaki’nin, roman, hikâye, oyun içeren “Zindan” başlıklı kitabı tekrar 1991 yılında 150 000 tirajla Kazan’da yayımlandı. Kitapta, Gayaz İshaki’nin 1907’de yazdığı “Zindan” romanı da vardır ki, kitabın adı da bu romandan ileri gelmektedir. Çarlık Rusya’sı zindanlarını ile ilk kez 1991’de İshaki’nin söz konusu romanından öğrendik. O zamana kadar Çar zindanları Tatar Edebiyatı’na konu olmamıştı. Bu roman bize ileride Çarlık Rusya’sı zindanları ile Stalin zindanlarını kıyaslamamıza ve aradaki uçurumu görmeye yardımcı olacaktır. Gayaz İshaki, hapishane hayatını detaylı bir şekilde kaleme almıştır. Bu eserden hapishane hücresi, Çar zindanlarındaki durumu, yazarın ruh halini öğreniyoruz. Yazar hapishane hücresini: “Bizim her tarafımızı araştırıp paralarımızı alıp, bir odaya götürüp kapattılar. Kapı açılır açılmaz köylerde kuzuların yattığı ağıllarda duyulan acı, ekşi pis koku paraşa (kamaralara konan lâzımlık) kokusu burnumuza hücum etti. Ben ister istemez hücreyi gözden geçirdim. Uzunluğu üç sajın (sajin, 2,13 metrelik uzunluk ölçüsü), genişliği beş arşın kadar büyükçe tek pencereli bir oda. Pencere altında bir duvardan öbür duvara kadar büyükçe bir seki (yatmak için konulan, oldukça büyük ve geniş tahta sedir) yerleştirilmiştir. Pencere de bir hayli büyük olduğundan gündüzleri karanlık olacak değildi. Biz girdiğimizde akşam olduğundan odayı aydınlatmak üzere takılmış elektrik lâmbası sıçan gözü kadar ışığı etrafa yayıyordu. Lâmbanın camı çevresinde örümcekler çok güzel yuva yapmışlardı. Böylece karanlık odada bu lâmba ancak tavana asılmış bir kor gibi görünüyordu…” şeklinde tasvir etmiştir. (İshaki 1979: 209). Çarlık Rusya’sı zindanlarında parası olanların yiyecek konusunda sıkıntı yaşamadığını da söylemek gerekir. İshaki, konuyla ilgili şunları yazmıştır: “Biz koridorda gezen bekçiden (para karşılığında) semaver ve yiyecek getirmesini rica ettik. Komşudan tanıdık sesler duyuldu. Semaver geldi. Tanıdık tutuklular bize yiyecekler yolladılar. Dünden beri yiyip içemediğimizden elmalar, peynirler ve beyaz ekmekler arka arkaya soframızdan silindi.” (İshaki 1979: 209). Parası olmayan tutuklu ve mahkûmların hapishane yemeği ile geçindiğini ve bu yemeklerin ağza alınmayacak kadar kötü olduğunu Gayaz İshaki şöyle tarif etmiştir: “Hapishane yemeklerinin kötülüğünü hapse girip çıkmayan insana anlatmak imkânsız olduğundan, yemeklerin kötülüğünü yazmak için deniz mürekkep, gökyüzü kâğıt olsa bile mümkün değildir, onlar (parasızlar, fakirler – R.K.) aç kalıyordu. Hapishanenin içme suyu hapishane kuyusundan alınıyordu. Bu su o kadar sert, o kadar koyuydu ki, bardağın çeyreği çamur dersen yalan olmaz.” (İshakıy 1991: 54).

Hapishaneler insanlar için bir okul, hayat üniversitesidir. Hiçbir şey ebedi olmadığı gibi, hapis hayatının da geçici olduğunu Gayaz İshaki iyi bilmiştir. Onun için bardağın dolu tarafına bakmış, hapishane şartlarına alışarak durumu daha verimli hale getirmek için çaba harcamıştır. Yaradılışı gereği her şeyin iyi yanını görme eğiliminde olan İshaki, hapishanede polisler tarafından öldüresiye dövülmesine bile iyi tarafından bakmış ve kendine fayda sağladığını yazmıştır: “Bu dövme hadisesi bana iki türlü fayda sağladı. Birincisi, bu idarenin insanlarına tamamıyla itimadım kayboldu. İkincisi, bu dövme kan dolaşımımı kuvvetlendirdi. Beni ısıttı. Şu soğuk odada diriltti ve çok yordu. Çok geçmeden paltomu giyip, soğuk döşemenin üzerine yattım ve tatlı uykuya daldım.” (İshaki 1979: 213). Kötülükten iyimserlik arama genelde insanlara özgü bir özellik değildir, ancak İskaki’nin iyimserliği zor şartlarda hayatını kolaylaştıran bir olgu olmuştur. Yaşamasını bilen her yerde yaşar, derler. İshaki hapishaneye girmeyi bir nevi “sevinç” olarak algılamış ve şunları yazmıştır: “Gözümün önünde iki sevinç vardı: Biri tez günlerde hapse girmem. Biri de “Tañ”ın devamı. Hapse girmekte olan sevincim hapsin çok keyifli yer olduğundan değil. Hapsin kötülüğünü, imrenilecek yer olmadığını çoktan biliyordum. Oraya girmemek için on bir aydır çardaktan bodruma, bodrumdan çardağa kaçıp dolaşmıştım. Hapsi sevinçli olarak görmenin sebebi, okumak fırsatı bulmak içindi. Son zamanlarda pek çok iş olduğundan gazeteden başka bir şey okuyamıyordum. Gazete okumayı da bırakamıyordum. Onun için hapishanede ister istemez (gazete men edildiğinden) başka şeyler, kitap okuyacaktım. Hapishanede kalmam gelecekteki çalışmalarım için çok istifadeli olacaktı… Bu karanlık, soğuk, rutubetli ve kokan odada bu sevinçli aydınlık düşünceleri aklımdan geçirip kalben rahatladım.” (İshaki 1979: 211).

Rus Hükümeti, insanları hapse atarak onlardan kurtulduğunu sanmış, fakat bu olaylar tam tersi “etkiye tepki” vermiştir. İshaki’nin düşüncesine göre de hapsetmeler toplumun bazı olayları kavramasına yardımcı olmuştur: “Çünkü onların tutuklanmasından kendilerine az çok zararı olsa bile, onların hapsedilmesi sayesinde halkın bilincinin artmasının yararı o zararın yüz katından fazla olmasında hiç kuşku yoktur… Onlar bu davranışlarıyla halkın hareketlenmesine, halkın kendini savunması için kendi dostları, arkadaşları ile birlikte olmaya çabalamasına, böylelikle, halkımızın doğru yola girmesine vesile olacaklardı. ” (İshakıy 1991: 44, 46).

Gayaz İshaki, hapse “siyasi suçlu” olarak atılmıştır. O hapse 10. siyasi suçlu olarak girdiğini yazmıştır. Siyasi suçlular arasında köy öğretmenleri, matbaa çalışanları, köy kâtibi, Duma (Parlamento) üyesi, molla gibi tahsilli insanlar olmuştur. İshaki tutuklandığında suçunun ne olduğunu bilmemiş, ona suçunu yaklaşık iki ay sonra 27 Aralık tarihinde söylemişlerdir: “Ben güya bizim köyün ihbarcısı olan (Şeyhi adında bir kişi) dalkavuğa ve henüz dünyaya gelememiş olan bir Muhammediyef adlı kimseye ‘revolüsyonerler’ partisine mensup olduğumu söylemişim. (Şu unutulmamalı ki, bu dünyada böyle bir parti yoktur.) Bu söz bir kimsenin, ‘Ben Kazan Hanı’nın kızını kaçırdım’ kabilinde yalancılığını veya aklından zorlu olduğunu gösteren bir uydurma sözden başka bir şey olmadığını belirtirdi. Böylece beni 129.maddeye göre suçlayıp hapse atacaklardı. Bunları okurken ben sadece gülüyordum. Kulağa yatacak bir tek söz bile yoktu.” (İshaki 1979: 215).

Gayaz İshaki, hapishanede geçirdiği bir Kurban Bayramı’ndan söz etmiştir. O birçok dostum var, onlar üzerinde emeğim de var, diye bayramda dostlarından bir tebrik beklemiştir. Fakat ne yazık ki, arkadaşları hapishanedeki dostlarını unutmuş, günlerini gün ederek bayramlarını kutlamıştır. “Düşenin dostu olmaz” misali dostları ile İshaki arasındaki kalın hapishane duvarları onları birbirinden uzaklaştırmıştır. Kara gün dostları, nedense ortaya çıkmamış, arkadaşlarını bu sıkıntılı günlerinde kaderi ve dertleri ile baş başa bırakmışlardır.

Gayaz İshaki “Zindan” romanının hatime kısmında hapishanelerle ilgili bir sonuç çıkarmıştır. Hapishanelerin o kadar korkunç bir yer olmadığını, zamanını ve zekânı doğru kullandığında insanlara büyük bir yarar sağladığını, bir okul olduğunu yazmıştır: “Hapishanede zamanının uykudan kalan kısmı boş olduğundan, çeşitli fenle meşgul olarak, epey malumatlarını artırıyorlar, hapishane onlar için bir nevi okul oluyor! Üstelik kendine dikkat ettiğinde, yeteri kadar yiyecek-içecek olduğunda hapishanede sağlığını da korumak mümkündür. Öyleyse, çok severek yaptığın bir işi, hapse atarlar korkusuyla yapmamak olur mu? Olmaz tabii ki!” (İshakıy 1991: 77). Yukarıda görüldüğü üzere hapishane Gayaz İshaki’dan hiçbir şey götürmemiş, aksine onu daha da olgunlaştırmış, hayata olan bakış açısının genişlemesine neden olmuştur. Çarlık Rusya’sı döneminde İshaki’nin yaşadıklarını milyonlar yaşamış, ama ne yazık ki büyük çoğunluk Çar zindanlarında hayata veda etmiştir.

Stalin Zindanları

Çarlık Rusya’sının yerini “Halklar Zindanı” olarak adlandırılan Sovyetler almıştır. Aslında sadece bir isim değişikliği yaşanmıştır. İnsanların beklentilerini hiçbir şekilde karşılamayan Sovyetler, Çarlık Rusya’sının yüzyıllardır yapamadığı Ruslaştırma siyasetini daha da hızlandırmış, Rus olmayan millet üzerindeki baskı ve zulüm daha da artmıştır. Beterin beteri vardır, derler. Sovyetler, Çarlık Rusya’sını özletmiş, yani gelen gideni aratmıştır. Sovyet rejimi, koşulsuz boyun eğen “yeni Sovyet insanı” yetiştirmeyi hedeflemiştir. Dolayısıyla Sovyet rejimini yüceltmeyen, komünist doğmaya katkı yapmayan, propagandanın emrine girmeyen yazarlar ve aydınlar “siyasi suçlu” olarak değerlendirilmiş ve en sert şekilde cezalandırılmıştır. Bilhassa 1937–1938 yılında bu yargılanan ve idam edilenlerin sayısı arşiv belgelerine şöyle yansımıştır:
“Bütün Rusya’da Bolşeviklerin iktidara geldiği 1917 yılından 1990 yılına kadar siyasi suçlu olarak yakalanmış insan sayısı 3 milyon 853 400’dür; idam edilenlerin sayısı ise 827 995.

Bütün Sovyetler boyunca 1937–1938 arasında siyasi suçlu olarak yakalanmış insan sayısı yaklaşık 3,5 milyon, idam edilenlerin sayısı ise yaklaşık 650 000’dir. Öldürülenlerin %55’i yüksek askeri dereceli kişilerdi. 200 000 kadarı devlet güvenliği kurumlarının çeşitli kademelerinde çalışan kişilerdi; 500’ü yazar ve aydındı. Bunlar, Beyaz Ordu’nun yüksek derecedeki askerleri, ödüllendirilmiş kişiler, Bolşevik olmayanlar, Stalin’e karşı olanlar, Sovyet Devleti’nin “ebediliği”ne şüphe ile bakanlar, Sultan Galiyevciler, Troçkiciler, casuslar ve başkaları olarak suçlandılar.

Tataristan’da yıllara göre idam edilenlerin sayısı:
Yıl 1929 (Kasım ve Aralık ayları) 40 kişi
Yıl 1930 317 kişi
Yıl 1931 251 kişi
Yıl 1932 16 kişi
Yıl 1933 29 kişi
Yıl 1934 –
Yıl 1935 –
Yıl 1937 2519 kişi
Yıl 1938 (23.08.38–31.12.38 kadar) 627 kişi.” (Kurban 1998: 107)

1917 yılından sonra yerleşen totaliter rejim birçok insanın hayatını alt üst emiştir. Yukarıda verilen resmi rakamlar dışında yargılanan, idam edilen, soğuk Sibirya “Gulag”larına ve susuz Kazakistan çöllerine sürülen, 1920 ve 1950’lı yıllarda yapay ‘açlık’ yüzünden hayatının kaybedenlerin sayısı bazı kaynaklara göre Sovyetlerin dörtte birine denk gelen 30–40 milyonu, bazı kaynaklara göre ise nüfusun yarısına denk gelen 50–100 milyonu bulmuştur. Bu sayılar hiçbir zaman tam olarak tespit edilememiştir. Her ne kadar kayıtlar tutulmuş ise de, arşiv belgelerinin ne kadarı halka açılmış, bunun dışında tüm ölümlerin de kaydedilmediği bir gerçektir. Bu ürkütücü rakamlar, totaliter rejim altında ezilen halkın hangi şartlar altında yaşadığının da bir göstergesidir. Karanlık fikirlerinin ortaya çıkmasından korkan Stalin, halkı aydınlatan ileri düşünceli fikir ve bilim adamları, yazar ve sanatçıları cezalandırmayı ilk hedef olarak belirlemiştir. Stalin’in zindanlarından çıkamayan büyük çoğunluğun dışında bu cehennemden sağ kurtulanlar da olmuştur. Stalin Devri’nin zulmünden kurtulan yazarlar, geç de olsa yaşadıklarını kaleme almış ve toplum tarafından bilinmeyenleri gün yüzüne çıkarmıştır.

Yaşanan zulüm ve baskıları, hapishane, çalışma kampı ve sürgünü kaleme alan insanlardan birisi Tatar yazar İbrahim Salahov’tur (1911–1998). “Karşı devrimci milliyetçi örgütünün aktif üyesi”, “Halk düşmanı”, “Sovyet Hükümetini yıkarak Büyük Turan Devleti kurmak için hazırlıklarda bulunma” suçlarıyla İbrahim Salahov 1937 yılında yakalanmış ve 10 yıl sürgün ile cezalandırılmıştır. 10 yıl Kolıma Madenlerinde çalışan ve burada bir ayağını kaybeden Salahov, yaşadıklarını “Kolıma Hikeyelere” (Kolıma Hikâyeleri) başlıklı romanında açık yüreklilikle kaleme almıştır. Roman 1957–1981 yılları arasında yazılmış olsa da ancak 1988 yılında “Kazan Utları” (Kazan Otları) Dergisinin 4–6. sayılarında “Taygak Kiçü” (Kaygan Geçit) adı altında yayımlanmıştır. Daha sonra 1989 yılında “Kolıma Hikâyeleri” adıyla kitap olarak Kazan’da basılmıştır. İbrahim Salahov’un “Kolıma Hikâyeleri” bir otobiyografik roman olmanın dışında dokümanter bir eserdir.

Stalin zulmünü kaleme alan diğer isim Tatar yazar Ayaz Gıylecev’tir (1928–2002). 1950 yılında “Sovyetlere karşı propaganda yürütme” suçuyla yakalanan Gıylecev, 10 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Ömrünün 5 yılını, çoğunlukla Kazakistan’daki çalışma kamplarında ağır işlerde çalışarak geçiren Ayaz Gıylecev yaşadıklarını 1990 yılında yazdığı “Yegez, Ber Doğa!” (Haydi, Dua Edelim!) başlıklı roman-hatırasında kaleme almıştır. Gençlik yılların altüst eden Stalin zulmünün gerçek tanığının bu romanı 1997 yılında yayımlanmıştır. Konuyla ilgili Ayaz Gıylecev şunları yazmıştır: “Yirmi iki yaşımdan yirmi sekiz yaşıma kadar – en bilinçli dönemimde, eğitimimi devam ettirmem gereken devirde, benim ömrüm tuğla fabrikalarında gazlı, pis kokulu odalarda, taş bodrumlarda geçti.” (Gıylecev 1997: 444–445).

1980’lı yılların sonlarında demokrasi rüzgârlarının esmeye başlamasıyla birlikte Stalin Devrinde yaşanan zulüm, baskı, idam ve ölümler ile ilgili kitaplar arka arkaya çıkmaya başladı. Tatar edebiyatında Stalin Devri ve kurbanları ile ilgili boşluk doldurulmaya, yaşananların halka aktarılmasıyla telafi edilmeye çalışıldı. Yukarıda söz konusu olan eserler gerçek hayat hikâyeleriydi. Stalin Devri kurbanlarından birisi ve en önemlisi, siyasi kimliği ile öne çıkan, gerçekleri Stalin’in yüzüne korkusuzca haykıran ünlü Tatar devrimci Mirseyet Sultan Galiyev’dir (1892–1940). Sultan Galiyev yalnız kendisi yargılanmamış, adı “Sultan Galiyev Karşı Devrimci Örgütü” adlı örgüte verilmiş ve birçok aydın Sultan Galiyevci damgası ile yargılanmıştır. 1930 yılının 28 Temmuz’unda 77 kişi “Sultan Galiyevci” suçlamasıyla tutuklanmış, onlardan 21’i idama, 11 kişiyi – 10 yıl, 24 kişiyi – 5 yıl, 11 kişiyi – 3 yıl hapis, 9 kişi 3 yıl sürgün cezasına çarptırılmıştır. 1931 yılının 13 Ocak tarihinde idam cezası 10 yıl hapis cezasına çevrilmiştir. Fakat Stalin Devri’nin en korkunç yılları olan 1937–1938 yıllarında “Sultan Galiyevci” damgası vurulanların büyük çoğunluğu idam edilmiştir. Sultan Galiyev üzerinde 1928 yılında başlayan takip, kovuşturma, 1940 yılında onun idamı ile son bulmuştur. 1990’lı yıllarda KGB arşivlerinin açılmasıyla birlikte Tatar yazar Rinat Möhemmediyev, arşivlerde Sultan Galiyev dosyaları üzerinde beş yıl kadar çalışmış ve bu arşiv çalışmalarının sonucu olarak “Sirat Küpere” (Sırat Köprüsü) adlı tarihi roman ortaya çıkartmıştır. 528 sayfadan oluşan bu kapsamlı roman 1992 yılında Kazan’da 5000 tiraj olarak yayımlanmıştır. KGB arşivlerindeki dosyalarla ilgili Möhemmediyev şunları yazmıştır: “Merkezi KGB arşivinde onun (Sultan Galiyev’in – R.K) dosyası ülke çapında en kapsamlı dosyalardan birisidir. Her birisi 300 ile 700 sayfa arasında olan 43 ciltlik bu facianın tarihi – sarsıcı bir gerçektir.” (Möhemmediyev 1992: 4). Yazar, roman adının neden “Sırat Köprüsü” sorusuna şu yanıtı vermiştir: “İster Sultan Galiyev’in özel hayatı olsun, ister Tatarların bağımsızlık arzusu, kıldan ince, kılıçtan keskin “sırat köprüsü”nden geçmekten başka hiçbir şeyle kıyaslamak mümkün değildir. Bugünkü durumumuz da nerdeyse aynıdır…” (Möhemmediyev 1992: 4). Sultan Galiyev’in kaderi Kazan Tatarlarının da kaderidir… Arşiv belgeleri doğrultusunda yazılan bu tarihi roman yukarıda söz ettiğimiz otobiyografik romanlar kadar değerlidir.

“Eşiklik” kavramını ilke edinen Sovyetler, insanları yoksulluk ve sefaletin eşiğine getirmekle kalmamış, aynı zamanda “korku imparatorluğunu” da kurmuştur. İnsanlar o hale gelmiş ki, ev sakinlerine bile güven kalmamış. Yalancı şahitlerin ihbar ve iftiraları, dosyaların çoğalmasına ve kabarmasına neden olmuştur. Hapishaneler dolup taşmıştır. Hapishanelerdeki koğuşları ve koğuşlardaki yoğunluğu İbrahim Salahov şöyle özetlemiştir: “Bu koğuşta dört kişinin kalacağı yer varmış. İşte bu yıl “hasat yapıp” fazla “verimli” olunca odalardaki konfora, karyolada yatmaya sınır konulmuş. Yataklar çıkarılıp atılmış, onların yerine koğuşa boydan boya iki katlı tahta sedir döşenmiş. Şimdi burada dört değil, yirmi dört tutuklu kalıyor. Yattıklarında sadece yan olarak yatarlarmış. Sedire başka türlü sığılmıyor ve koğuşta hava yetmiyor. Bunun için mahpuslar pencere bölümlerini kırmışlar. Demir parmaklıklı pencere ile “kalfak” arasında – kar. Oradan süzülerek soğuk giriyor. Ama koğuşta yirmi dört can. Onlar nefes alıyor. İşte buradaki sessizliğin ve hamamdaki gibi terlemenin nedeni.” (Salahov 2013: 36). Stalin zindanlarının durumunu Çarlık Rusya’sı zindanları ile kıyaslamak gerekirse, 16 yıllık ömrünün 10 yılını Stalin hapishanesinde, 6 yılını sürgünde geçiren ünlü Tatar şair Hesen Tufan’ın (1900–1981), yazar Rafael Mostafin’e anlattıklarına göz atmak yeterlidir: “Pugaçev döneminde böyle koğuşlarda iki kişi kalmıştır. Tufan’ı buraya getirdiklerinde ise, koğuşta 80 civarında tutuklu bulunmuştur. Demir parmaklıklı pencereler tahta ile çivilenmiştir. Çok az hava alacak yegâne yer – kapının altındaki deliktir. İşte, o delik yanına uzanarak sırayla nefes alıyorlarmış… Bu koğuşta her gün birkaç kişi havasızlıktan ölüyor. Onları ayaklarından sürükleyerek götürüyorlar da yerlerine birkaç kişiyi iterek içeri sokuyorlar. Hava almak için dışarı çıkarmıyorlar. Yemekler de çok kötü… Koğuştakilerin hepsi de “siyasi”lermiş.” (Mostafin 2009: 52). Bu anlatılanlar, Stalin zindanlarındaki durumu açıklamaya yeterlidir. Çarlık Rusya’sının 2 kişilik koğuşuna 80 kişiyi tıkıştırmak, ancak zalim Stalin’in aklına gelebilecek bir fikirdir. Balık istifi gibi koğuşa sıkıştırılarak doldurulmuş insanların hayatta kalma şansı yok denilecek kadar azdır. Bu da Stalin’in “insanlar eceliyle öldü, ben bir şey yapmadım, ben öldürmedim” demesine bir bahane olan işine gelecek, elini güçlendirecek bir olgudur. Bir taşla iki kuş, tutuklu insanların kendi eceliyle ölmesi aynı zamanda düşmanlarının yok olması demektir. Stalin zulmünü açık şekilde ifade etmeye çalışanlar ise derhal “deli” ilan edilmiş ve Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne kapatılmıştır. Bunların da sadece adı “hastanedir”. aslında bunlar bir nevi “hapishanedir”. Konuyla ilgili bu “hastanelerin” birisinde bir buçuk yıl kalan Tatar yazar Adler Timergalin (1931–2013) şunları söylemiştir: “ O (Adler Timetgalin – R.K) bir buçuk yılını Ruh ve Sinir Hastanesi’nde geçirmiştir. Bu konuda soru sorunca, Adler sadece: ‘Ey, akran, ne sen sor, ne ben söyleyeyim… Hem de ne hastane – hapishane düzeni… Gerçek delilerin arasında… Nasıl oldu da aklımı kaybetmedim – buna şükür ediyorum…” (Mostafin 2009: 79).

Hapishane şartları, her ne kadar zor olursa olsun alışıyor insan, istese de istemese de. Çünkü buna mecbur, başka bir şansı veya başka bir seçeneği yok. Hale o kadar idamlar yaşanırken bir gün de olsa hayatta kalmak, ısrarlı bir umutla hapishaneden çıkacağı günü beklemek tünelin diğer ucundaki ışık gibi aydınlatıyor mahkûmları. İbrahim Salahov hapishaneye alışması ile ilgili şu satıları yazmıştır: “Hapishanede kaldıkça, tutuklu kaderine alışmaya başlıyor, böyle olması gerekiyor gibi. Ancak çan sesine, kilit şangırtısına hiç alışamıyor. Tıpkı ilk işittiğindeki gibi tüm benliği ile iğreniyor, kendi kendine titriyor ve nefesi kesiliyor, ne oluyor?” (Salahov 2013: 68). Tüm bu zor şartlar altında çeşitli işkence yollarıyla “suçlarını” kabul ettirilmeye çalışanların bazıları Stalin’e olan umutlarını kaybetmemiştir. “Hay, yoldaş Stalin suçsuz insanları işkenceye uğratır mı ki? Olmaz! Burada nasılsa köpek sürüsü kendi kötü niyetlerini düzeltecektir”, diye düşünenler arasında İbrahim Salahov da vardır. (Salahov 2013: 32). Hapishanede insanların hayatta kalmasını sağlayan en büyük etken ‘umut’tur. Suçsuz olduklarını bile bile hapishanede kalmak zor geliyor insana. Zindanlardaki umutlu bekleyiş bazen bayramlardan medet ummaya sürüklüyor tutuklu ve mahkûmları. Bilindiği üzere 1937–1938 yılı tutuklamaların zirve yaptığı yıllar olmakla birlikte 1937 yılı Ekim Devrimi’nin 20.yıldönümüdür. İşte o günlerdeki heyecanı İbrahim Salahov şöyle kaleme almıştır: “Bayram öncesi, herkesin gönlünü dalgalandırıyor, heyecanlandırıyor. Bayram günü, nasılsa sevinçli bir değişim olur gibi düşünülüyor. Beklenmeyen yenilikler-mutluluklar umut ediyorsun. Her yeni gün doğdukça işte o sevince yaklaşmış gibi sabırsızlanıyorsun. Hemen, hemen bayram olsa, diyorsun. Sabırsızlıkla bekliyorsun o ümitli günü… Sonunda, üzüntüyle, sabırsızlıkla, ümitle beklenen bayram günü… Ekim devriminin yirminci yıl tören günü, yedi kasım. Bu sabahki ilk sürpriz – bizim koğuşu sabah balandasından mahrum etmek oldu. Geçen akşamki balandayı vermediklerini de hâlâ unutamıyorduk. İşte sana çok lazımsa – “bayram hediyesi”… Henüz yerlerimizden fırlayıp kalkmamıştık ki, kapı açıldı, aceleyle müdür yardımcısı girdi. Her günkü gibi çok düzgün giyinmiş, elbisesinin hiçbir yerinde leke yok. Rahat, mutlu, şefkatli, belli, bayram tesirinde. Biz de rahatladık. Koğuşa güneş doğmuş gibi oldu. Ben kendi saflığım ve tecrübesizliğim ile bizi, bugünkü büyük bayram yani Ekimin yirminci yılı münasebetiyle tebrik eder diye de ümitlenmiştim. Düşüncem gerçekleşmedi. Bugün, diğer zamanlarda olduğu gibi kızgın bir şekilde bağırmadı, gülümser gibi konuştu: Haydi, yoklama alıyoruz.” (Salahov 2013: 42, 60 – 61). İşte yıkılan umutların bir tablosu. Açlık dışında “suçlarını” kabul etmeleri için uygulanan işkencelerin haddi hesabı olmamıştır. Dize kadar buzlu su ile dolu tek kişilik hücreye kapatmak, uykusuz bırakmak, öldüresiye dövmek, durmadan sorgulamak, küfür ve hakaretler insanları yaşayan ölüler haline sokmuştur. Tutukluların bazıları bu işkencelerden kurtulmak için “suçlarını” itiraf etmiş, bazıları ise tüm olumsuzluklara rağmen Stalin zulmüne karşı direnmiş, iftiralara karşı dik duruşunu korumuştur. Uydurma dosyalardaki sahte belgelere imza atmayarak hem kendilerinin hem de arkadaşlarının suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışmıştır. Çıkmayan canda umut vardır, derler. Bu insanları da çektiği zorluklar karşısında ayakta tutan şey umutları olmuştur. Tıpkı Thales’in “En uzun ömürlü nedir?” sorusuna verdiği yanıt “Umut. Son nefesimize kadar bizi terk etmez” dediği gibi…

3 Mart 1953 tarihinde Stalin ölümüyle birlikte “suçluların” umutları daha da artmıştır. Milyonların hayatını karartan Stalin’in ölüm haberini hapishanede alan mahpuslar değişik duygular yaşamıştır: “Şimdi yıl 1953. Mart ayı. Radyo… Stalin öldü… Bu haberden sonra kimileri ağladı. Kimileri lanet okudu. Kimileri de ümitlendi… Nihayet, partinin XX. kongresi. O, şahıs kültü cinayetlerini kaplayan kara, ürkütücü perdeyi kaldırdı. Dünya iğrenerek titredi. Gönül, şevkli coşkulu… “Halk düşmanı” denen damgadan, utançtan, baskıdan kurtulma ümitlerim tekrar alevlendi. ” (Salahov 2013:315). İbrahim Salahov’un bu sözleri tüm “suçluların” ortak düşüncesidir. Sonunda özgürlüğe kavuşmanın sevinci, sadece tutukluları değil yıllarca onların yollarını bekleyen ailelerini de sarmıştır. Özgürlüğe ilk adımını atan Salahov, hislerini şöyle dile getirmiştir: “….Nihayet özgürlük! Kulübe kapısından çıktım, daha yeni yürümeye başlamış gibi ağaç ayak ile kara bata çıka bir iki adım yürüdüm ve durakladım. Gerçek mi, rüya mı? Ben şimdi gerçekten de özgür müyüm? Korkup şüphelenmişçesine ardıma dönüp baktım. Bu ne hal? Gölge gibi ardımdan kaybolmadan “çabuk, çabuk” diyerek ittirip küfrederek yürüyen makineli, tüfekli nöbetçiler de, “havlayarak” üstüne atlayan çoban köpekleri de görünmüyor. Tuhaf! Gerçekten de onlar şimdi yok mu? Acaba o dar kapılı, parmaklıklı, pencereli kulübeden gizlenerek bu ne yapıyor, diye izliyorlar mı? On yıl boyunca kana, tene, kemiğe sinip kalmış bu kötü takipçilerin, peşine takılanların birden yok olmasına gönül de, göz de inanamıyor. Şaşırıp kuşkulanıp korkudan titreyerek çevreye bakıyorum. At başı kadar kilitle kilitlenmiş demir kapı… İki kat dikenli demir çubukla çevrelenmiş bölge…” (Salahov 2013:275–276). Fakat bu beklenen ‘özgürlük’ tutukluların düşlediği ‘özgürlük’ten çok uzak olmuştur. Özgür olduktan sonra da takipler devam etmiş, Stalin baskısından kurtulup evlerine dönenler, iş bulmakta zorluk çekmiştir. Zira yetkililer “halk düşmanı” damgası ile suçlananlara güvenememiş. Ne olur, ne olmaz… Hapishanedeki çile özgür hayatta da sürmüştür. Salahov “özgürlüğünü” şöyle tarif etmiştir: “Özgürlük, rahatlık ve eşitlik değilmiş henüz… Ümitlerim, ilkbaharda gürültü ile akan suyun üstündeki sabahın ince buzu gibi her adımda çatlıyor, tuz buz olup parçalara ayrılıyor.” (Salahov 2013:286).

Stalin zindanlarından sağ çıkan insanlar anılarında ‘hapishanelerin bir okul’ olduğunda hemfikirdir. Ayaz Gıylecev bu konuda şunları yazmıştır: “Hapishane her ne kadar kötü, acımasız olsa dahi, benim için ibretli bir okuldu. Canımı sıkarak, zihnimi daraltarak, rahat bir nefes almaya izin vermeyen gençlik sorularımın, açıkça, kendim hak diye kabul ettiğim yanıtlarını ben orada buldum. Kısmen ben mutluydum. Eşsiz büyük eserleri ile halkını hayran bırakmaya hazırlanan kabına sığmayan bu can, nihayet, kendi yerini, Allah’ın ve büyük mucize sahibi – Doğa’nın belirlemiş gelişme zirvesini hapishanede buldu!” (Gıylecev 1997:149). Stalin zindanlarından da birçok aydın manevi bakımdan daha kuvvetlenerek hayatın getirdiği bilgi birikimi ile çıkmıştır. Bunların edebiyata yansıması ayrı bir zenginliktir. 1951 yılında Aleksandr Hurodze adındaki tutuklu bir Gürcü Ayaz Gıylecev’e şu sözleri söylemiştir: “Emperyalizm çökecek… Sovyetler yok olacaktır! Biz kampta boşuna yatmıyoruz…”(Gıylecev 1997:445). 1991 yılında çökecek olan Sovyetleri, Hurodze 1951’de öngörmüştür. Siyasetçilerin göremediğini, tahmin yürütemediğini Stalin zindanlarındaki aydınlar hissetmiş, uzağı görmüştür. Sovyetlerin çöküşü, çekilen acıların bedeli midir bilinmez ama arşivlerin açılmasıyla Stalin devri zulmünün ortaya çıkmasına ve halka ulaşmasına vesile olmuştur.

Mao Zindanları

Çin denince akla gelen ilk şey totaliter Mao rejimi, zulüm ve zindanlardır. Mao Dönemi’nde 8 milyon insan tutuklanmış, onların 1,5 milyonu idam edilmiştir. Verilen bu rakam resmi rakamdır. Kayda geçmemiş tutuklamalar ve idamların gerçek sayısı bugüne kadar ortaya konulmamış ve konulamayacaktır. Çin’deki siyasi durumu kendi lehine çevirmiş olan Mao Zedung (1893–1976), 1949 yılına kadar süren iç savaşı yönetmiş, 1945’ten ölümüne kadar partinin, politbüronun ve askeri konseyin başkanlığını, 1949–1958 yılları arasında yeni halk cumhuriyetinin devlet başkanlığını yürütmüştür. Eski rejimin kusurlarına karşı “sürekli devrim” ilkesini benimseyen Mao, 1957 yılında zihniyetleri değiştirecek ve sosyal ekonomiyi ilerletecek “İleriye Doğru Büyük Sıçrama” siyasetini başlatmıştır. Bu girişim başarılı olamamasının dışında 13 milyon kişinin açlıktan ölmesine yol açan bir kıtlık doğurmuştur. Daha sonra Mao, eski düşünce, eski kültür, eski alışkanlık ve âdetleri yok etmeyi hedefleyen “Kültür Devrimi”ni başlatmıştır. Kültür Devrimi milyonlarca insanın zindanlara atılmasına, idam edilmesine neden olmuştur. İnsanlık tarihinin en karanlık sayfalarından birisi olan bu dönem bugüne dek yeteri kadar araştırılmamıştır. Konuyla ilgili gerçek bilgileri, o dönemi bizzat yaşayan insanların anılarından öğrenmek mümkündür. 1980 yılında Türkiye’ye gelen İklil Kurban “Gerçekler ve Yalanlar: Anılar – Yansımalar: 1943–2007)” başlıklı kitabında Mao Dönemi’nde Çin’de gerçekleştirilen devrimleri, bu devrimlerin insanların hayatındaki etkilerini yalın bir dille anlatmıştır. İlk kez 20 yaşında “karşı devrimci” suçlamasıyla tutuklanan İklil Kurban’ın 24 yıllık ömrü Çin zindanlarında, çalışma kamplarında ve sürgünde geçmiştir. En verimli gençlik yılları Çin zulmü altında geçen İklil Kurban’ın anıları belgesel niteliğinde olduğundan önemli bir yere sahiptir. Mao zindanlarını, çalışma kamplarındaki hayatı, insanların ruh halini dönemin canlı şahidinden okumak, Mao zulmünün insanların hayatını nasıl mahvettiğini bir kez daha yaşamak anlamına gelmektedir. Okurken bile insanların kanını donduracak olaylar karşısında yaşam savaşımı verenlerin hikâyeleri bizi yaşanmış bir tarihe götürmektedir. İklil Kurban, Mao Devri’ni şu kelimelerle özetlemiştir: “Böylece, düşünmenin bile suç olduğu, insanlık tarihinin en karanlık devrini yaşamakta olduğumu, epey gecikmiş olarak, fakat erken yaşta anlayacaktım.” (Kurban 2007: 49). Kurban’ın 1953–1954 eğitim yılında Ürümçi Darülfünunu Tarih Bölümü öğrencisiyken, Çin tarihini okumaktan bıkmış arkadaşlarının da fikirleri olan “Uygur tarihi okuma” arzusunu dile getirmesi ile başlayan ve 4 Kasım 1955 tarihinde “karşı devrimci” damgasıyla zindana atılmasına neden olan olaylar zincirinin sadece bir halkasıdır. Kurban, ilk tutuklanma anını şöyle kaleme almıştır: “Yıl 1955, 4 Kasım Cuma günü, akşam saat 8 suları… Evde kimse yoktu, Özbek yazarı Aybek’in Kutlug Kan (Kutlu Kan) romanının derinliklerine dalmıştım. Bahçe kapısı şiddetli bir şekilde vuruldu. Kitabı olduğu gibi bırakıp dışarı çıktım ve emin halde kapıyı açıverdim. Ortalık iyice karanlık – göz gözü görmüyordu. Kapı açılır açılmaz birkaç kişi hızla içeriye dalmıştı. Ne olup bittiğini anlamak için, cebimdeki kibriti çıkarıp yaktım. Titrek ışığın aydınlığında karşımda polis takımı duruyordu. Hep beraber sessizce eve girdik. Polis ekibi 4 kişiydi. Aralarından biri: ‘İklil sen misin?’. ‘Evet benim.’ Ellerimi kaldırarak, ceplerimi aradıktan sonra: ‘Karşı devrimci olduğun için tutuklandın, şu belgeyi imzala,’ diye ekip başkanı olmalıdır ki, aralarından biri çantasından çıkardığı kâğıdı masanın üzerine koydu. ‘Ben karşı devrimci değilim, imzalamam,’ dedim. Ekip başkanı: ‘Sen bilirsin, şimdi imzalamazsan hapishanede imzalarsın ve bu davranışın için cezan daha da artar.’ Bu arada kapı çalındı, anne babam yakın bir akrabamızın kız düğününe gitmişti, onlardır, diye düşündüm. Bir polis çıkıp, babamla beraber tekrar eve girdi. Ekip başkanı babama: ‘Oğlunuz karşı devrimci olduğu için tutuklanmıştır,’ dedi. Zavallı babam, oturduğu sandalyeden inip, dirseğiyle tekrar sandalyeye yaslandı, gözlerini benden kaçırdı ve derin bir iç çekerek: “Oğlum senin ne narını, ne de ayvanı görebilmiştik” diyebildi.” (Kurban 2007: 71–72). Karanlık bir gecede tutuklanıp üçü Uygur, biri Kazak olmak üzere 4 silahlı polis eşliğinde Polis İdaresi’ne götürülen İklil Kurban’ın 24 yıl sürecek olan azap dolu günleri başlamıştır. Aralıksız olarak suren sorgulamalar, tehditler karşısında Kurban dik duruşunu korumuştur. İklil Kurban, “ben suçlu değilim” demesi sorgu memurlarının sinirlerine dokunmuş ve ağızlarından şu cümleler çıkıvermiştir: “Biz ulu dâhimiz Mao Zedung’un “Suçsuz kimseye dokumamak, suçlu hiç kimseyi bırakmamak” denilen ünlü vecizesine göre iş yapıyoruz. Sen aydın bir gençsin, bunları anlamalısın. Sen Pantürkistlere alet oldun…”(Kurban 2007: 75). Mao zindanlarının ve sorgu yöntemlerinin, işkencelerin, çalışma şartlarının diğerlerinden bir farkı olmamış, aksine bazı konularda diğerlerini geçmiş diyebiliriz. Hapishane koğuşlarını, tutuklu insanların ruh halini, hapishane yemeklerini, hapishane şartlarını – zindana girmeyenler bilemez. Konuyla ilgili yazılan romanlarda, çekilen filmlerde yazarlar ancak hayal güçlerini kullanarak bir şeyler yazabilirler. Yaşamayanların yazdıkları bir hayal ürünü olduğu gibi zindanların kalın taş duvarlarının arkasında kalan insanların anlattıkları gerçek bir hayat hikâyesidir. Mao zindanlarındaki koğuşları ve gördükleri karşısında düşündüklerini İklil Kurban şöyle kaleme almıştır: “Güneşin ilk ışıklarıyla aydınlanan hücreye şöyle bir göz gezdirdim: Boyu üç, eni iki metre kadardı. Seki köşelerinde rutubetten hâsıl olan kırkayak böcekleri geziyordu… Allah’ım, benim en iğrendiğim böcekler… Uyurken bunlar kişinin koynuna, kulaklarına girebilir, düşüncesiyle irkildim. Samanlı çamurla sıvanmış duvarların çimlenmesinden, yer yer filizlenen ince otlardan, bu hapishanenin eskileri yetmiyor gibi, bu sonbaharda acele yapıldığı anlaşılıyordu. Hayret, bu korku ve tedbirin sebebi nedir?!… Bir ay önce, Ekim’in biri, Şin Cang Uygur Özerk Bölgesinin kuruluşu, Çin Halk Cumhuriyetinin kuruluşunun altıncı yıldönümüyle beraber kutlanıp, Çin komünistleri halktan bu “sevindirici”(!) olay için müjde istemişlerdi. Acaba hükümet, kendi yaptığı işinden kendisi mi kuşkulu?” (Kurban 2007: 74). Tek kişilik hücreye kapatılıp aç bırakılan İklil Kurban’ın sorguları sürmüş, günler, haftalar, aylar geçmiştir. Kurban, hücredeki geçen zaman ile ilgili şu satırları yazmıştır: “Bu son sorgudan sonra “herhalde beni unuttular” denilebilecek bir ortamda günlerim birbirinden hiç farksız geçip gediyordu. Ayları tam olarak ayırt etmesem de, mevsimleri ayırt edebiliyordum. Kış, ilkbahar geçip gitmişti, yaz ayları da geçmekteydi. Sanırım hapishanenin en ağır ortamını yaşıyordum: Belirsizlik, yalnızlık ve son derece yavaş geçen yazın uzun ve sıcak günleri… Geçmeyen zamanla savaşmak, zamana karşı yarışmak değil, tam tersi. Keşke şu gündüz geçip yerine gece gelseydi, uykuyla uğraşsam… Gündüzleri çoğu zaman sırtüstü yatıp, demir parmaklıklar ötesindeki gökyüzünün sadece bana görünen dar alanından bir şeyler arıyordum. Bazen bulutları, bazen bir kuşu buluyorum, o da görünür görünmez hemen kayboluyordu. Demir parmaklıklar ötesindeki en sık rastlanan görüntü, ağır adımlarla yürüyen silahlı Çin askerinin gövdesidir. Onu hiç görmek istemiyorum, aradığım bambaşka bir şeydi, demin uçup gözden hemen kaybolan kuşun sahip olduğu şey – özgürlük. Ah özgürlük… Hiçbir karşılığı, hiçbir bedeli bulunmayan bir değer bu özgürlük. Onun gerçek değerini sahipleri değil, arayanları bilir.” (Kurban 2007: 82). Çar hapishanelerindeki gibi bir şeyler okumak, yazmak söz konusu bile olmamıştır Mao zindanlarında. Mao, zindanlara kapatarak insanları özgürlüğünden yoksun bırakmış, fakat onların düşünmelerine engel olamamıştır. Fikirler asla hapsedilemez. Konuyla ilgili İklil Kurban şunları yazmıştır: “Bazen anlamsız bu hapsi anlamaya çalışıyordum, beni düşünme suçundan dolayı buraya getirdiklerime göre, burada hiç düşünmemem gerekiyordu. Oysa en çok düşündüğüm yer burası olmuştu. Burada insanın aklına neler gelip neler geçmez ki… Yazarları, şairleri, bilginleri, siyasîleri, kısacası tüm düşünenleri olduğundan daha da olgun yapan ortam, bu ortam değil midir!?… Buradan sağ salim çıksam, buranın çektirdiği acılar, buranın aklıma işlediği olgunlaşmış düşünceler kolay kolay unutulur mu?!” (Kurban 2007: 82). Hayatının baharında 20 yaşında hapsedilen İklil Kurban’ı Mao zindanları olgunlaştırmış, rejime farklı bakmasını, yaşananları değerlendirirken gerçekçi olmasını sağlamıştır. En önemlisi Kurban, Mao zulmünden belleğinde biriktirdiği tarih bilgisi ile çıkmış ve bunları kitaplaştırmıştır. Bir de Mao Dönemi’nin çalışma kamplarına göz atalım: “Çalışma kampı, kişi yaşamının en çok horlandığı, aynı zamanda kişi yaşamının ümitsizliğe, ölüme karşı meydan okuduğu, yaşamın çelikleştiği istisna bir alandır. Burada çalışan kişiler kış soğuğundan, yaz sıcağından etkilenmez, bit ile iç içe yıllardır sürüp giden kirli yaşam hastalık çağırmaz. Bu yaşam, kişi vücudunun olağanüstü direniş gücüyle, gece gündüz çalışma süresindeki sadece 5 saatlik uykuyla, gece gündüz iki öğün olarak yediği toplam 300 gramlık mısır ekmeğiyle, Çinli polislerin “Jı-Ni-Ma-Dı-Pi, Sıng Ku!!! (Ananı… Hayvan!!!) diye bağıran ağır hakaretlerini ve tüfek kundağıyla vuran şiddetini gülümseyip geçiştiren bir yaşamdır. Hapishane ve çalışma kampında uzun kalan bazı kişilerin, ömürlerinin de uzun olacağı gerçeğinin sırrı, oradaki yaşam koşullarına karşı gelişen kişi vücudunun ve ruhunun direniş yeteneğinde saklıdır. Bu olgunun kanıtı olarak örnek vereyim: Ünlü siyaset ve bilim adamı Burhan Şehidî (1894–1989) Çin hapishanesinde 16 yıl kaldığı halde, inat olsun diye 95 yıl yaşamıştır. Ünlü Tatar şairi Hesen Tufan (1900–1981) Rus hapishanesinde 16 yıl kaldığı halde, inat olsun diye 81 yıl yaşamıştır. Demek ki oradaki yaşam, yaşama dört elle sarılmış müstesna kişilerin, ölüme ve korkuya karşı meydan okuduğu bir yaşamdır.” (Kurban 2007: 106). Hapishane hayatını, yazgısı olarak nitelendiren İklil Kurban olumsuzluktan bile olumlu bir şeyler bulmuştur: “Ne olursa olsun gizliliği anlamak, bilinmeyeni bilmek ve daha çok bilgi edinmek gençliğimin en büyük zevki idi. Elbette gülü seven dikenine katlanır. Yazgım bana bu hapis hayatını da belki daha nice sırların içine dalmam için nasip etmiştir.” (Kurban 2007: 74). Milyonları zindanlara atan, idam eden Mao Zedung 9 Eylül 1976 tarihinde ölmüştür. Mao’nun ölümünden sonra “suçlu” olan insanlar aklanmıştır. Başlangıçta “karşı devrimci” olarak suçlanan İklil Kurban’a soruşturmanın ileriki safhasında “yerli milliyetçi” damgası da eklenmiştir. Kendisini de kapsayan aklama konusunda İklil Kurban şunları yazmıştır: “En kapsamlı ve ayrıntılı aklama 1957–58 yıllarında “sağcı” ve “yerli milliyetçi” suç damgasıyla cezalandırılmış aydınlar üzerinde gerçekleşmişti. O günkü resmi ağızlardaki söylentilere göre, tüm Çin’de bu tip aydınların sayıca 400 000 civarında olduğunu duymuştum.” (Kurban 2007: 146). Mao’nun ölümüyle milyonların hayatına mal olan, insanların hayatında telafisi olmayan zararlar bırakan bir dönem kapanmıştır…

Sonuç

Sırasıyla, Çarlık Rusya’sı, Stalin ve Mao zindanlarına kısaca bir göz attık. Türk Birliği fikrinin ve Türkçülerin, Çarlık Rusya’sı, Stalin ve Mao Döneminin korkulu rüyası olduğu sonucuna vardık. Hapishanelerde yaşananlara tanıklık ettik, dönem ile ilgili bilgi edindik. İnsanlık tarihinin en karanlık ve kirli döneminin mağdurları, kurbanlarının gözüyle baktık geçmişe. Hapishanelerin, toplumun huzurunu bozanları cezalandırma yoluyla topluma yineden kazandırmayı amaç edinmiş olduğu bilinmektedir. Oysa söz konusu hapishanelerin amaçları dışında, rejim karşıtı olanları toplumdan ayıklayarak, uzaklaştırarak, arındırarak, insanları sindirerek, susturarak korku imparatorluğu yaratmak için kullanıldığını gördük. Çarlık Rusya’sının çöküşünden sonra yerine gelen Sovyetler ve Stalin zindanları, Çin’deki “Çin işkencesi” tabirini doğrulayan Mao zindanlarının hangi siyasi amaca hizmet ettiğini araştırdık. Boyun eğmeyen, biat etmeyenlerin – katledildiğini, hapsedildiğini, sürüldüğünü, fakat bu insanların zalimlere ve tüm zulümlere inat insan kalmayı, erdemli yaşamayı sürdürdüklerine tanıklık ettik. Bu erdemli insanlar, hakkın haksızlıktan yüce, sevginin nefretten üstün, aydınlığın karanlıktan güçlü olduğunu gösterdiler dünyaya…

1953 yılında Stalin’in, 1976 yılında Mao’nun ölümünden sonra, “siyasi suçlu”ların büyük çoğunluğu aklanmıştır. Bu iki diktatör ve yürüttükleri siyaset ölümleriyle birlikte tarih olmakla kalmamış, yaptıkları yanlışlar da ortaya konmuştur. Suçsuz oldukları halde “suçlu” gösterilen tutuklular salıverilmiş, daha sonra aklanmıştır. Fakat bu yapılan yanlışların bedeli bugüne kadar ödenmemiştir. İnsanların ruhunda bıraktığı tamir edilemez yaralar, kalplerindeki sancılar, yaşanan acılar halen unutulmamış ve asla unutulmayacaktır. Yalnız ailelerin yıkımı değil bir milletin elit tabakasının, asil insanların yok olmasının tarihidir Stalin ve Mao Dönemi. Bugün artık “tek tip Sovyet insanı” yaratmayı hedefleyen SSCB çökmüş, yerini Rusya almış, Mao’nun rejimi ise yapılan küçük değişikliklerle halen hayatını sürdürmektedir. Zindanlara atarak insanları susturmayı hedefleyen, rejime itaat etme, biat etmeye zorlayan rejim çoktan tarih olmuştur. SSCB yerine gelen Rusya’da ve yerinde sayan Çin’de bugün de değişen bir şey yoktur, zindanlar bugün de dolup taşmaktadır. Günümüzde “yerli milliyetçi” suçu “terörist”, “bölücü” gibi değişik adlarla karşımıza çıkmaktadır. Dönem, devir, suçların adı değişmişse de suçlular dün olduğu gibi bugün de vatanperver milliyetçilerdir.

İnsan olmanın, aydın olmanın yolu hapishaneden geçer, derler. Güneşin çıkışı ile şafağın sökmesinin görünmediği, günlerin, ayların, mevsimlerin, yılların birbirine karıştığı, kuşların 40 yılda bir uğradığı, açlık ve yalnızlığın hâkim olduğu hapishaneler insanlar için bir hayat üniversitesidir. Yukarıdaki örneklerde de, hayatta da gördüğümüz gibi hapishaneye girip çıkan insanlar hem fiziksel hem ruhsal açıdan daha da kuvvetlenerek başlamışlardır hayata. İnsanlık tarihindeki adaletsiz davalar daima ibretle anılır, adaletsiz yargılamalar lanetlenir. Haksız yargılananlar sonunda kahraman olurlar hem tarih önünde, hem de insanların kalbinde…

Kaynakça:

1. Axis 2000, Büyük Ansiklopedi, Cezaevi Maddesi, s: 128–129, 3.Cilt, İstanbul 1999.
2. İshakıy, Gayaz, Zindan, Kazan 1991.
3. İshaki, Muhammed Ayaz, Hayatı ve Faaliyetleri (100.Doğum Yılı Dolayısıyla), Ankara 1979.
4. Gıylecev, Ayaz, Yegez, Ber Doğa! (Haydi, Dua Edelim), Kazan 1997.
5. Kurban, İklil, Yaşlı Tarihin Yankısı: Bulgar-Tatar Tarihi ve Medeniyeti, İstanbul 1998.
6. Kurban, İklil, Gerçekler ve Yalanlar (Anılar –Yansımalar: 1943–2007), Ankara 2007.
7. Meydan Larousse, Büyük Lûgat ve Ansiklopedi, Cezaevi Maddesi, s: 882–883, 2.Cilt, İstanbul 1987.
8. Mostafin, Rafael, Repressiyelengen Tatar Edipleri (Cezalandırılan Tatar Edipleri), Kazan 2009.
9. Möhemmediyev, Rinat, Sirat Küpere (Sırat Köprüsü), Kazan 1992.
10. Salahov, İbrahim, Kolıma Hikeyelere (Kolıma Hikâyeleri), Kazan 1989.
11. Salahov, İbrahim, Kolıma Mahkûmları: Bir Tatar Aydınının Sürgün Anıları (Türkçeye aktaran: Dr. Yusuf Özçoban), Konya 2013.
12. Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu, 10.Baskı, Ankara 2005.

Oxunma sayı: 2884

Şərhinizi əlavə edin