"Biz ki Melik-i Turan, Emîr-i Türkistan'ız, Biz ki Türk oğlu Türk'üz,
Biz ki milletlerin en kadîmî ve en ulusu Türk'ün başbuğuyuz!"
EMİR TİMUR

Türk Müslümanlığı ve Muzaferüddin Gökbörü Üzerine Bazı Tespitler

30 Jun 2015 | Göndərən: | Bölmələr: Baş Yazı, Ortaq Türk Tarixi, TÜRK DÜNYASI, TÜRKİYE

Cengiz ASLAN, aslan@mkutup.gov.tr

Giriş

Müslümanlık, Kur’an hükümleri ile sünnet uygulamaları bütünlüğünde, tek ve tartışılmaz gerçekler olarak iman ehli tarafından kabul edilir ve yaşanılır. Allah’a bağlılığın esasları olan imanın ve İslam’ın hükümleri, her ırka ve kavme göre değişmez. Her kavim ve ırk, İslam’ın şartlarını ve imanın esaslarını kendine özgü örf ve adetlere göre yorumlayarak uygular, değiştiremezler…

Bu uygulamalardaki yorum farklılıkları, bazı giyim ve kuşam ile gerçekleştirilen hareket ve davranışlar, takva ile vahdet açısından keskin bir iman farklılığı olarak görülemez ve düşünülemez. Arap, Fars ve Türk Müslümanlığı, iman ve Kur’an açısından eşittir. Ayrı değildir.

Fars devlet siyasası, Müslümanlığı devlet dini olarak sonradan kurgulamış, Şiiliği Sünnilikten ayırarak, içtihat açısından ‘hanif ’ liğin alternatifi gibi yorumlanmasını gerçekleştirmiştir. Şia ve Şiilik, İslamiyet’e mensup ümmetleri ikiye bölünmüştür. Bu bölünme diğer dört mezhep gibi değil, siyasi ve içtihat ağırlıklı olup doğrudan halifelik makam ve siyasetini hedefler. İslam dünyasının yönetimini ve denetimini amaçlar.

Esasında Şia veya Şiiliğe özgü dini yorumlar, iman ve ibadet eksenli bir ayrımcılık değildir. Doğrudan doğruya ‘halifelik’ makamının temsili konusunda İran ve Şiilerin İslam dünyasını yönetmek arzusundan kaynaklanmaktadır. Bir nevi, eski Pers İmparatorluğu ütopyasıdır. Hristiyanların evrensel papalık teşkilatı ve Vatikan Devleti gibi bir hedef bu.

Ancak, İslam’ın vahdet emrine ve Kur’an hükümlerine uygunluğu konusunda birbirine zıt ulema görüşleri olduğundan, Şii Müslüman milletler ile Sünni milletler arasında uyumsuzluk ve hatta devletlerarası rekabet tarihten günümüze kadar gelmiştir.

Her ırk ve toplumda güçlenen ve gittikçe kök salan, kök saldıkça hak ve hukuku her fert ve varlık için savunan İslam dünyasını birbirine düşürerek bölmek mücadelesi, Muhammed Mustafa zamanından beri özellikle Yahudilerce, İslam’ın merkezinde fitne çıkarma politikası ile sürdürülmüştür. Bu politikalarda Yahudiler dünya çapında başarılı olmuşlardır. Fakat Osmanlı yıkıldıktan sonra Ortadoğu’yu kan gölüne çevirerek… İslam’a mezhepleri ve kavmiyetçi ırkçılığı Yahudiler ve bizzat Haşimi-Emevi rekabeti ile Yahudiler sokmuştur ve halen devam etmektedir.

İslam’ı fırkalara bölmek amacıyla, tanınmış münafıklardan ‘ aslen Yahudi olan İbn-i Sebe ’ arkadaşları, Hz. Ali ve onun çevresindeki saf ve iyi niyetli kişilerle yakınlaşmışlardır. Bu yakınlaşmada, doğrudan doğruya halis din insanı rolünü Mekke’den Medine’ye ulaştırarak ‘gerçek mümin’ unvanıyla ünlenmişlerdir. Bölgede ‘Ali Sever-Ali Taraftarı’ olarak yüceltilen İbn-i Sebe ve onun hainleri, Haşimlik ile Emevilik çekişmesini körüklemeyi başarmışlardır.

Özellikle Basra ve Küfe’deki yönetim destekli siyasal propagandalarla Mısır’a davet edilen İbn-i Sebe, Ortadoğu bölgelerindeki yönetim aleyhtarı grupları da birleştirerek, Halife Hz. Osman aleyhine harekete geçirmek için örgütleme gücüne kavuşturulmuştur.

İbn-i Sebe ve örgüt mensuplarının fili ve yazılı gayretleri ile; “mevcut Halifeliğin İslam’ı temsilden koparak yozlaştığını, bu makamı temsil hakkı olan Hz. Ali ve ona biad edenlerin bu makamın gerçek hak sahipleri olduklarını, Hz. Osman’a bağlı valilerin halka zulmettiklerini” tertiplenmiş olaylarla ve ayaklanmalarla kurgulayarak ilk fitneyi çıkarıp, Hz. Osman’ı şehit ettirmişlerdir.

İç çalkantılar ve ayaklanmalar yaygınlaşınca Şiiliğin kurucusu Abdullah İbn-i Sebe, Mısırda Yahudilerin de doğrudan desteklediği ‘Sebbiye Mezhebi’ni kurmuştur. Sonradan ‘ Şia ‘ diye anılan Sebbiye Mezhebi’nin iddiası; Halifeler Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ın Hz. Ali’nin Halifelik hakkını gasp ederek devlet yönetiminden onu dışlamış olmalarıdır… Bu iddianın yapıcı değil yıkıcı olarak İslam’ı bölecek güce ulaşmasında, Farsların ve Yahudilerin büyük planlı çabalarının olduğu inkâr edilemez bir gerçektir. Yahudi projesi olarak başlayan bu proje daha sonra Şiiliğin resmi temsili ile Arap ve Fars kavimleri arasında yaygınlaşmıştır. Esasen günümüzde Şia ve Alevilik ile bütünleşip siyasal bir dinci rejime bürünmüştür. Bu rejime karşıymış gibi propaganda yapan ‘ İsrail ve İsrailiyatçılar ’ Ortadoğu’da Muhammedi Türk Müslümanlığını Şia ve Alevileri kışkırtarak Arap ve Fars milliyetçiliğini ve Irkçılığını siyasallaştırıp dinin yerine ikame etmişlerdir.

Günümüzde de bu çaba halen gösterilmektedir. Ortadoğu’daki kan gölü ve büyük yıkımlar bu projenin Haçlı işgallerinden sonraki aşamasıdır. Hz. Ali ve onun neslinin hak gaspına dayalı iki farklı İslam dünyası kurma teşebbüssüsünden ibaret olup, İslam’ı kendi içerisinde küçük etnik ve mezhepsel düşman gruplara bölme projesidir. Bu proje ile Haçlı dünyasının küresel hegemonyasının sürdürülmesi, İslam dünyasının ise sömürülebilir küçük şehir ve kasaba kantonlarına dönüştürülerek köleleştirilmesi hedeflenmiştir. Günümüzde bu proje can alıcı biçimde Ortadoğu’da sürdürülmekte, Müslümanlar birbirini suçlayarak birbirini din ve mezhep kavgası yaftasıyla öldürülmektedir. Silahlar da batı tarafından satılmaktadır. Bu tuzaklara sürekli düşen Araplar ve Türklerin birlik olduğunda, tarihte Haçlı ordularını küçük kuvvetlerle nasıl mağlup etiklerine, aslen Türk olan Selahaddin Eyyubi ile Muzaferüddin Gökbörü’nün mücadelesi çok güze ve olağan üstü bir örnektir. Bu nedenle o dönemdeki bu iki şahsiyetin bazı mücadelelerini yeniden hatırlamakta, hatırlatmakta, yeni Gökbörü ve

Oysa ne Selçuklular ne de Osmanlılar hiçbir zaman dini ayrışmaya müsaade etmemiş ve İslam’ın dört mezhep farklılıklarını ayrılıkçı faaliyet olarak değerlendirmemişlerdir. Ancak, beşinci mezhep gibi gösterilen ve Şialıktan doğan Fars Aleviliğinin İslam dünyasına zarara vermemesi için Osmanlı Devleti, kendi vatandaşı olan Sünni Türkleri himaye ederek fitnenin devlete ve millete yayılmasına müsaade etmemişlerdir. Türkleri, Araplar arasındaki kavmiyetçi rekabetten uzak tutarak doğrudan doğruya Muhammedi din ve arı-duru İslam intisap ettiren âlimler canı ve malı pahasına Kur’an’dan ve sünnetten ayrılmamışlardır.

Temsil etme basiretini temsil eden fakat tarihte yaygınlıkla bilinmeyen, El-Malik’ül Muazzam Muzaferüddin Ebu Nasr GÖKBÖRÜ’nün hayatı, mücadelesi ve sosyal devlet felsefesi hakkında bazı tespitler yaparak günümüz Ortadoğu din ve mezhep savaşlarına gerçekçi düşüncelerin hakim olması ülkemiz için artık çok önemli öncelik olmuştur.

İran-Turan ya da Fars-Türk mücadelesini Selçuklu İmparatorluğu’nun kazanmasının ardından, Fars-İran devlet ve millet bütünlüğünün sağlanması için şialık ayrı bir İslam mezhebi gibi kurumsallaştırılarak siyasal bir din-dünya felsefesi olarak sunulmuştur.

Türk hakanlıklarında ve Selçuklularda, ülkenin hükümranlık sahalarındaki şehirlere küçük yaşta gönderilen velihat adayların, oradaki şehzadelerin yanında bulunmaları ve o yerleri hakanlar adına bir temsilci gibi yönetmeleri geleneği ile Atabeylikler, eyaletlere bağlı valilik idaresi ve ordu birimi statüsünde yönetilmektedir. Vali hem askeri komutan hem de bölgenin kadısı ve belediye başkanı yetiklerine sahiptir.

Irak Selçuklu Hükümdarı II. Mahmud tarafından İmameddin Zengi Selçukluların Basra valisi yapıldı. İmadeddin Zengî’nin Babası Ak Sungur da Melikşah’ın Musul valisi idi. Zengî, kısa zamanda Cizre, Nusaybin, Sincar ve Harran’ı aldı. Haçlılara karşı koruduğu Haleb’i de kendisine bağladı ve Akdeniz’e kadar uzanan geniş bir bölgenin hâkimi oldu.

Selçuklu sultanının Atabek’i olan Zengi, Basra Valisiyken Bağdat Halifesinin askerlerini yenerek tarihe geçmiştir. Zengi, Suriye’de ve Mezopotamya’da güçlü bir devlet kumuştur. Zeynüddin Ali Küçük, Musul Atabeyi Nureddin Zengi tarafından Musul valisi olarak görevlendirilmiş ve Musul, Erbil ve Kerkük, 1146-1232 yılları arasında ‘Erbil Atabeyliği’ adıyla bilinen, Erbil merkez olmak üzere; Şehrizor, Hakkari, Sincar, El-Hamidiye, Tekrit ve Harran’ı kapsayan bölgeyi yönetmiştir. Musul Atabeyi’nin oğlu Kutbiddin Mevdut, Moğol saldırıları sırasında Erbil Atabeyliği’ne ait bu şehirlerden bir kısmını geri almıştır.

O dönemlerin harıtası

O dönemlerin harıtası

Türk: İyilik Onun Özünde Var

“…Onlar Mü’minlere karşı mütevazi olurlar, kâfirlere karşı da izzet sahipleri bulunurlar. Allah yolunda savaşa atılırlar. Onlar da Allah’ı severler. Müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı onurlu, Allah yolunda cihat eder ve kınayıcıların kınamasından korkmazlar…” ( Kur’an- Kerim: Maide-54)

Muzaferüddin GÖKBÖRÜ (KÖKBÖRİ, 1154-1233) Musul’da doğdu. Babası Ali Küçük, Musul Atabeyi İmadüddin Zengi’nin hizmetinde bulunmuş, Haçlılara karşı mücadele etmiş bir Türk komutanıdır.

Ali Küçük, 1168 yılında ölünce yerine büyük oğlu Kökbörü [Gökbörü- Gök yeleli kurt- Mavi Gözlü Bozkurt] geçmiştir. Bir süre bölge valiliği yapan Mücahidüddin Kaymaz ile iktidar mücadelesi verdikten sonra kardeşi Yusuf bin Ali Küçük’ün desteği ile Vali Kaymaz Erbil’den çıkarılmış ve Muzafferüddin Kökbörü tekrar bölgede hâkimiyetini kurmuştur.

Selçuklu Devleti’nin diğer Türk devletleri ile Haçlı seferlerinin ardından dağılma sürecine girmesi sonucunda Ortadoğu’daki Türk hamiyeti de parçalara ayrılmıştır. Anadolu Selçuklu Devleti’nin beyliklere bölünmesiyle Arap Yarımadası, Akdeniz ve Mısır bölgelerinde sürekli iç mücadeleler ve iktidar savaşları yaşanmıştır.

Ak Sunguroğlu İmadeddin Zengi’nin vefatının ardından yerine oğlu Nurettin Zengi tahta çıkmış ve Mısır’da hüküm süren Fatımı Devleti’ni Haçlı Ordusuna karşı koruma sözü karşılığında, Mısır Ordusu komutanlığının Selçuklu Ordusu’na bağlanmasını talep etmiştir. Haçlılarla İttifak yaprak Türklerin bölgedeki hakimiyetini kırmak isteyen; Yahudileri, Koptik Hristiyanlarını, Suriye ve Filistinli Hristiyanları ve Malta adası Hristiyanlarını da himaye eden Fatımilerin üzerine, Nurettin Zengi’nin Türklerden teşekkül etmiş olan ordusu, Ordu Komutanı Şirkuk ve Şirkuk’un yardımcısı olan yeğeni Selahattin Eyyubi’yi göndermiştir.

Fatımi ordusunun komutanlığına Kral Şevvar’ın ölümünden sonra Türk Komutan Şirkuk atanarak yeğeni Selahattin Eyübi ile Mısır’da hükümdarlığını ilan etmiştir. Eyyubi Devleti adıyla Ortadoğu’nun hâkimiyetini ve birliğini yeniden gerçekleştirmek için Haçlılara ve Haçlılarla sürekli ittifak yapan Şii İsmaili mezhebinin yayılmacılığına karşı Türk Beylikleri ile ortak hareket etmiştir.

Atabey Şirkuku’un vefatından sonra Selahaddin Eyyübi; Harran’ı ve Urfa’yı da Gökbörü’nün yönetimine vererek, Musul, Erbil, Kerkük ve Tikrit’i vererek Gökbörü ile onun kardeşi Yusuf Yinal Tegin’i Eyyubi Devleti Başkomutanlığına yükseltmiştir.

İbn Attar’a ve bazı temel eserlerdeki ibarelere göre Eyyubi Devleti’nin diğer bir adı da kurucu ve komutalarından dolayı ‘Devlet-ül Türk’ olarak adlandırılmıştır. Selahaddin Eyyübi bir Türk askeridir ve kurduğu devletin resmi dili Türkçedir. Selahattin Eyyubi’nin tüm çocuklarının isimleri de Türk isimleridir. Gerçekten de tarihte o bölgede hiçbir zaman üretilmiş kavimler adına devlet kurulmamıştır. Üstelik tarihteki Fatımi ve Eyyübi Devlet sahalarındaki tarihi süreç ve olaylarda tarihin hiçbir döneminde ‘üretilmiş kavimi’ ifade eden oluşumlara yönelik hiçbir belge yoktur.

Haçlı seferlerine ve Kudüs’ün fethine baş komutan olarak katılan Gökbörü, Kudüs’ün fethiyle sonuçlanan savaşlarda büyük başarılar ve önemli hizmetlerde bulunmuştur. Özellikle, Hattin Savaşı, Safuriye Savaşı’nda Haçlı ordusunu hezimete uğratması, Kudüs’ün fethiyle sonuçlanmıştır. Bölgede Müslüman Türklerin Haçlılara karşı kazanılan zaferlerin ilkini gerçekleştirmiş olması nedeniyle ‘kahraman’ olarak ilan edilmiştir. Selahaddin-i Eyyubi’nin Haçlı¬ları bozguna uğrattığı meşhur Hittin Savaşı’nda da Takıyyüddin Ömer ile birlikte büyük başarılar göstermiş ve Kudüs kralının idaresinde toparlanmaya çalışan Haçlılar imha edilmesinde üstün başarılarla zafere ulaşılmasını sağlamıştır.

Haçlıların işgal ve yağmasının durdurulması ve Müslümanların top yekün imhasına yol açan kıyımlara karşı İslam orduları birliğinin kurulabileceğinin somut göstergesi olması nedeniyle Gökbörü’nün bu savaştaki başarısının tüm başarılarının üstünde, olağanüstü büyük bir mücadele olduğu tarih kaynaklarında vurgulanmıştır.

Selahattin Eyyübi’nin Taberiye ve Akka’yı fethi sırasında Gökbörü de Hristiyanların merkezlerinden Nası¬ra’yı fethetmesi ve çok sayıda esiri Selahaddin Eyyübi ’ye göndermesi, Eyyübi Devleti’nin ve Sellahatin Eyyübi’nin hükümranlığını pekiştirmiştir.

Gökbörü’nün kendi özel kuvvetleri ile Antakya Prensliği ‘ne karşı girişilen harekata katılmasıyla Antartus Kalesi fethedilmiştir. lll. Haçlı ordusunun Kudüs’ün yeniden kurtarılması için Akka’yı kuşatmasına karşı Gökbörü, Selahaddin-i Eyyubi’nin ordusuna yardım ederek ordunun doğu-sağ kuvvetlerinin komutasını üstlenmiştir.

Selahaddin-i Eyyübi’nin vefatının ardından kendi adına (Para) sikke bastırmış ve Erbil Ata Beyliği’nin bağımsızlığını ilan etmiştir.

Gökbörü yaklaşık kırk yıl Begteginliler’i bağımsız olarak yönetmiş, 1204’ten sonra Eyyübller’in yayılma siyasetine karşı, 1208-1209 yılları arasında Musul-Erbil Atabeyliğini korumak için Atabeg Arslanşah b. Mes’ud ile anlaşma yapmıştır. Selahaddin-i Eyyübl’nin kız kardeşi Rebla Hatun’dan doğan iki kızını Atabeg Arslanşah b. Mes’ud oğulları ile evlendirerek Musul Atabegliği ile olan akrabalık bağını kuvvetlendirip, onlarla birlikte bölgedeki Türk hakimiyet mücadelelerini 1225 yılına kadar sürdürmüştür. S.Eyyubi devleti’nin parçalanmasından sonra Andolu Selçuklu sultanı Kılıç Arslan 1225 yılından sonra Erbil bölgesini Mogollara yağmalatan Celaleddin Harizmşah ile bir anlaşma yaparak bölgeyi işgal eden Moğollar’a karşı ittifak kurmuş fakat, 28 Haziran 1233 Gökbörü Beled’de vefat etmiştir. Onun naaşı önce Erbil’e, sonra da vasiyeti uyarınca Mekke’ye götürülmek üzere hac kafilesiyle birlikte yola çıkarılmış ancak, Küfe’de toprağa verilmiştir. Erbil Atabeyliği onun ölümünden sonra Abbasi Devleti’ne bağlanmıştır.

Erbil, Gökbörü zamanında sosyal devlet, hak, adalet ve özellikle insan hakları açısından bölgenin tarihi boyunca ulaşamadığı refah zirvesine Gökbörü’nün hâkimiyeti devrinde ulaşmıştır.

Erbil Atabeyliği onun yönetiminde, Bağdat, Musul ve Ahlat gibi büyük Türk-İslam medeniyet merkezlerinden biri haline gelmiş Muhammed Peygamber’in doğum yıl dönümlerinde mevlit törenleri düzenlemesi ona İslam dünyasında ün kazandırmıştır. Gökbörü’nün düzenlediği muhteşem mevlit törenleri Fatımiler devrindeki merasimlerden daha etkili ve daha irşat edici olmuştur.

Kutlu doğum geleneğinin kurucularından olan Gökbörü’nün Türk Müslümanlık felsefesini bu gibi anma törenleri ile Arap ve Fars toplumlarına ‘Muhammedi Sevgi ve Barışı’ canlı olarak yaşattığı ve bire bir tebliğ ettiği bilinen bir gerçektir.

Daha sonra diğer İslam ülkelerinde de bu gibi kutlamaların yayılması, İslam’ın farklı toplumlarca benimsenmesine vesile olmuş, İslam savaşlarla değil kut ve törenlerle benimsetilerek Türk tebliği ve irşat düşüncesi, Muhammedi evliyaların kullandığı yöntemlerle birleştirilmiştir

Gökbörü’nün ilk emirlik yıllarında Harran’da kurduğu hastane ve medrese ile devlet olmanın sosyal ve eğitim boyutunu öne çıkarılmıştır. Gökbörü’nün; hiçbir ırk ve din ayrımı yapmadan, devletin tüm vatandaşlarına eğitim, sağlık, adalet ve güvenlik hizmetini sunması bölgede olağan üstü örnek olarak kendisini öne çıkarmış ve o dönemin bölge devletlerinin hayranlığını kazanmıştır.

Erbil Atabeyliği ’ne bağlı tüm şehrin imar ve iskanının düzenlemiş, kale ve surlarını tamir ettirmiş, sokaklarını düzeltip yeni çarşılar yaptırmıştır. Dünya tarihinde ilk kez hastanelerden kimsesizlerin, yetim çocukların, sakatların ücretsiz hizmet almasını sağlamış, dul kadınlar için bakımevleri inşa ettirmiş, yeni doğmuş yetim bebekler için süt anne kiralayarak onların büyüme çağına kadar annesiz kalmamasını devlet hizmeti kapsamına almıştır.

Erbil Atabeyliği’ne bağlı yerleşim alanlarında ‘Muzafferiyye’ olarak anılan medrese, cami, han ve hamamlar inşa ettirerek Türk Müslümanlığını Muhammedî takvanın zirvesine taşımıştır. Yoksulların hacca gitmesi için kurduğu hayrat vakıfları ile Arafat’a suyolu kurdurmuş, Haremeyn’deki hasta ve muhtaç kimselere para yardımında bulunan yardım ve himaye teşkilatı ve tesisleri ile hasta ve yoksul hacıları koruyarak güvenliğini ve tedavilerinin sağlatmıştır.

Selçuklu Türk-İslam medeniyetinin ve Türk Müslümanlığının örnek küçük devletçiğinin bu büyük hizmet ve hizmetlerin yönetimi bu günkü bölgede meydana getirilen dış destekli iç savaşların asıl nedeninin iktidar ve sömürü hırsından kaynaklandığının bilinmesi bakımından büyük bir ibrettir. İbret odur ki, ABD Moğollar gibi bölgeyi kasıp kavurmakta, Şia ve kendisini Haçlılara adamış olan ‘Dağlı Yahudiler’ de bölgeden Türk Müslümanlığını silmek istemektedirler.

‘Halk İçinde Muteber Bir Nesne Yok Devlet Gibi’

Suriye ve Irak’ta ‘ Türk Müslümanlığından’ korkanların, Türklüğün Allah’ın adaletinin temsilinden korkarak bölgedeki Türk varlığını, hatta Türk Mezar ve Türbelerini imha etme cüretini gözümüzün içine bakarak 1993’ten beri içimizdeki hainlerle yapıyor olması tarihi bir ibrettir.

Fakat dağlı Yahudiler konusunda mutlaka araştırma yapılmalıdır. Aslında kurulan ve kurulması için Ortadoğu’daki tüm kavimleri kan çanağında eriten yeni haçlı katliamları aslında, Hz. İbrahim ve onun soyundan gelenlere verileceği ‘va’dedilen arz’ veya ‘arz-ı mev’ud‘dur. Savaşın asıl nedeni, İsrail’in bölgedeki çıkarlarını korumak sözde onun güvenliğin sağlamak ama esasta ‘Arz’ı Mevud’ hayallerini gerçekleştirmektir. Bu nedenle bölgeyi bin yıl boyunca adaletle yöneten Türkleri bu bölgeden kaçırmak için o bölgede ve Türkiye’de demografik yapı değiştirilmektedir.

Dün, Muzaferüddin Gökbörü ile Selahaddin Eyyübi Ümmet-i Muhammedi savunacak kuvvet ve ordulara sahipti. Yönetimi altındaki toplumlar arasında hiçbir inanç ve kültür ayrımı yapmadan devletini hizmetçi kılmış, engin Türk hoşgörüsü ve ilahi insan sevgisi ile bölge halklarını adaletle yönetmeyi başarmış, İslam’da birliği ve birlikte yaşama mücadelesini başarmış gerçekten de Müslümanlara karşı sevgi dolu din ve vatan düşmanlarına karşı ise bütün varlığı ile savaşan muzaffer bir âlim ve devlet adamıdır.

Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren haçlılar İslam’ın içerisine din, mezhep ve kavim fitnesini sokup ateşlemişlerdir. Bu ateşi söndürecek güç ve hoşgörü yönetimi ise Türklerde vardır. Bölgeyi 500 yıl yöneten Osmanlı Devleti zamanında Ortadoğu Müslümanları huzur ve refah içerisinde hiçbir ayrılıkçılığa düşmeden “Müslümanlar” olarak bir bütündüler.

Gökbörü gibi binlerce komutan, âlim ve devlet adamının yeryüzünde kurmak istediği “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” aslında İslam dininin özetidir. İnsanlığın barışı da İslam dünyasının barışına ve huzuruna bağlıdır. Türk Müslümanlığı evrensel barış ve birliği ifade eden Muhammedi Hanif İslamiyet’tir. Gökbörü, bunu başarırken hiçbir ayrımcılık ve kayırmacılık yapmadığı için tarihe geçmiştir. İslam dünyasının lider ve alim sorunu olduğu gibi, yönetim ve devlet sistemi sorunu vardır. Bu sorunu iyi bilen haçlılar, bölgedeki stratejilerini ve planları bu boşluktan yararlanarak yapmaktadırlar.

Gökbörü Selçuklu Devleti adına bölgedeki idaresini Allah rızası için kurmuştur. Hizmetini ise halkların ve toplumların dengesi ve barış içerisinde yaşaması için gerçekleştirmiştir. Ortadoğu’da hala bir Gökbörü çıkmamış olması, Türk Müslümanlığının araştırılmamasından kaynaklanmaktadır. “…Türkler Müslümanlığı, şeriatın özü olan Allah, Kur’an ve Peygamber (Hadis) üçlüsüne sımsıkı bağlı olmakla beraber, hasletinden ve Orta Asya tarihinden gelen bazı meziyetleri de bunlara eklemiştir. Yani Orta Asya kültürü ile İslam’ı yan yana getirmiştir. Türk Müslümanlığında mezheplere bakılmaksızın bir ehl-i Beyt sevgi hatta aşkı vardır.” Türklerin din ve devlet kurgusu üzerine özellikle Araplar, Yahudiler ve diğer haçılar dürüstçe araştırma yaparlar ise Ortadoğu’da barış ve kardeşlik yeniden kurulabilir. Aksi takdirde dünya düzenini kurmak isteyen haçlılar da kaybeder, diğer din mensubu olan tüm insanlık kaybeder. Çünkü dünya insanlığın ortak mirasıdır. Ve toplumlar birbirilerinin haklarını ve kurallarını Allah adaleti ile dengede tutmak zorundadırlar. Türkler tarihte Allah adaleti ile hükmeden millet olarak övülmüştür. Gökbörü’yü günümüzde bu nedenle hatırlatmak ve Türk-İslam alemine tanıtmak önemlidir.”… Genelde Türk devlet adamlarının özelde ise Erbil Atabeyi Muzafferüddin Kökbörü’nün uygulama sahasına koydukları en önemli özelliklerden birisi de hayır işlerinde bulunmaktı. Bu uygulama bugünün terminolojisiyle, sosyal devlet anlayışının en güzel örneğidir. Türk Devlet adamlarının her şeyden önce tebasının koruyucusu olarak kendilerini gördükleri, bu anlayışın tezahürü olarak ihtiyaç sahibi olanların her türlü gereksinimlerini yerine getirmeyi görev kabul ettikleri görülmektedir.”

Gökbörü’nün mücadelesini film yapmak ya da hakkında doğru bir araştırma veya roman yazmak biz Türklerin görev ve sorumluluğudur. O; dine, bilime, sosyal yardıma öncelik verdi. Öksüzleri ve yoksulları devlet himayesi ile korudu. Türk Müslümanlığını, Muhammedî takvayı, Ortadoğu kavmiyetçilerine kavrattı. Gökbörü, Küfe’de Hz. Ali’nin yanındaki Türbede yatmaktadır. Ruhu şad olsun.

Kaynaklar:

1- Meydan Larousse: Büyük Lugat ve Ansiklopedi, 1969-1973.
2- Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi.
3- Eroğlu, Haldun, “Muzafferüddin Kökbörü (1156-1232): Yetimlere sütanneler tayin eden devlet adamı,” Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Dergisi, 2003.
4- Nakip, Mahir, “Türk Dindarlığı Ve Türkmenler,” Kerkük Vakfı Türkmeneli’nden (10.08.2012)

1. http://www.kerkukvakfi.com/makaleler.asp?id=1698
2. http://www.cshd.org.tr/?fullTextId=33

Oxunma sayı: 1972

Şərhinizi əlavə edin