"Biz ki Melik-i Turan, Emîr-i Türkistan'ız, Biz ki Türk oğlu Türk'üz,
Biz ki milletlerin en kadîmî ve en ulusu Türk'ün başbuğuyuz!"
EMİR TİMUR

Tatarstan Respublikası

Tatarıstan BayrağıHazar Denizi’nin kuzeyinde, Ural Dağları’nın güneyinde, tarihte “Kavimler Kapısı” denilen yerden geçerek, Orta Asya’dan Doğu Avrupa’ya birçok kavim gelmiştir. Bu olaya da “Kavimler Göçü” denir. Bu büyük göçlerin başında, 370’li yıllarda Batı Hunların İdil Nehri boyundan kalkarak Kuban ve Don nehirlerinin boylarını takiben Kara Deniz’in kuzeyine gelmiş oldukları bilinir. Batı Hunların başında, Orta Çağ tarihini başlatan ünlü şahsiyet Atilla (400-453) bulunmaktadır. Atilla’nın kurduğu Hun İmparatorluğu, batıda Ren Nehri’ne, doğuda Kafkaslara kadar uzanmıştır. Belge niteliğini taşıyan “Atilla” adının etimolojisi, “İdilli, İdil kişisi” yani “İdil Nehri boyunda doğan” anlamını vermektedir. Evet, Tatar Nehri olan İdil boyları Atilla’nın yurdudur. Bu Atilla Hunları ile Germen kavimleri arasındaki ilişkilerin çok iyi olduğu ve bu yakınlığın her iki kavim için büyük yararlar temin ettiği bilinmektedir.

Cengiz Han’ın torunu Batu Han’ın kurduğu Altın Orda Devletinin toprakları kucağındaki İdil Nehri-başından sonuna kadar bir Tatar Nehri olarak akmıştır. Zengin ve bol bu coğrafyada 13. Yüzyıl ortalarından 15. Yüzyıl ortalarına kadar rahat barınan bu Tatar devleti, beyinleri dinsellik ile çürümüş Tatar hanlarının siyasi körlüğü ve aç gözlü-arsız Rus knyazlarının saldırısı sonucu çökmüştür.

Cengiz Han’ın soyundan gelen Uluğ Muhammed’in yine o İdil Nehri boyunda kurduğu Kazan Hanlığı da, bir Tatar devleti olarak sürdürdüğü 100 yıldan biraz fazla ömrünü 1552 yılında yine o Rus saldırısı sonucu tüketmiştir.

Bu gün ise yine o İdil Nehri’nin boyunda küçücük, sözde olsa bile Tataristan Cumhuriyeti adıyla bilinen bir kurum (devlet değil) varlığını sürdürmektedir. Yukarıda bahsettiğim Atilla İmparatorluğundan başlayarak, bu Tataristan Cumhuriyetine kadar birbirini takip edegelen imparatorluk-devlet ve kuruluşların önemli ortaklıkları vardır: Sahibi ve kurucuları aynı soyun insanları-ataları Hunlardan gelen Türk-Tatar ulusudur. Kurulduğu coğrafya-Tatar Nehri olan İdil boylarıdır. Bahsettiğim 400’lü yıllardan günümüze kadar geçen 1600 yıllık Tatar siyasi serüveninin gittikçe zayıfladığını seyretmekteyiz. Hatta yakın yıllardan beri Tatar ulusunun ömrüne son verileceği korkuncunu hissetmekteyiz. Çünkü olağanüstü verimli toprakların-İdil boylarının sahibi olan Tatarların yakın komşusu Yırtıcı Slavlardır. Bir tarafta olağanüstü zenginlik-bolluk, onun karşısında saldırgan-Yırtıcı Ruslar.

Anlatmakta olduğum konunun özü, coğrafya olarak “İdil”, ulus olarak “Tatar” adları üzerinde oluştuğu için, bu iki “sözcük-kavram” hakkında kısaca bilgi vereyim:

İdil sözcüğü Tatar ulusu için sadece bir nehir adı değil, onun içeriğinde Tatar ulusunun tarihi ve ulusal kimliği saklıdır. Bu sözcüğü içine alan şarkıların, methiyelerin sayısı bilinmez. İdil sözcüğü, idi (büyük-Tanrı anlamında) ile yl (yılga-nehir anlamında) köklerinin birleşmesinden oluşarak büyük nehir anlamını vermektedir. Uygur ülkesinde-bugünkü Turfan şehri civarında, tarihte “İdi Kut Devleti” (Büyük Kutlu Devlet) adıyla bir Uygur devletinin yaşandığı bilinmektedir. Bu devletin hanı Barçuk Art Tekin, Cengiz Hanın elçilerini bağrına basar ve Cengiz Hana biat ettiğini belirtmek için, gelen elçiler ile beraber Moğolistan’a elçi gönderir. Kendisi 1211 yılında Cengiz Hanı Kerolun Nehri boyundaki karargahında ziyaret eder. Cengiz Han, Barçuk Art Tekin’e kızı İlaltun Hanımı eş olarak vermeyi kabul eder. Cengiz Hanın 1218 yılında, 200 000 kişilik ordu ile başlattığı Batı seferine, Barçuk Art Tekin 10 000 kişilik birlik ile katılır ve imparatorluğun gücüne aynı Tatarlar gibi büyük katkıda bulunur. İdi, büyük ve Tanrı anlamını veren Türkçe sözcüktür.

Cengiz Han Tatar adıyla bilinen kabilelerden de yararlanmayı bilecek ve dünyada benzeri görülmemiş bir üstünlüğe erişecektir. Moğolların bu zaferinde Tatarların katkısının ne derecede olduğunun cevabını tarih bilimi hakkıyla vermiştir. O zamanın dünyasındaki hayret uyandıracak kadar büyük bu güç ve bu derin iz, tarihe hep Tatar gücü, Tatar izi olarak geçmiştir. Peki bu “Tatar” sözcüğünün anlamı nedir? Bu sözcükle adlanmış olan bu ulus kimdir?

Tatar sözcüğü, yazılı tarihte Kültegin Orhun yazıtlarında (731-732) geçmektedir. Kaşgarlı’ya göre, Tatarlar bir Türk boyudur. Bu sözcük Türkçe asıllı olup, Türkçedeki ulus adlarının yapımı gibi –ar ekiyle türemiştir: Tatar, Bulgar, Avar, Balkar, Macar, Suvar ve başkaları gibi. Tatarlar sayıca Türki kabilelerin en kalabalığı olmuştur.

Geçmişi, bu günkü Moskova yöresinde daha yeni oluşmaya başlamış Slavların en büyük şansı, cömert Tatarlara ve zengin Tatar topraklarına komşu olarak dünyaya gelmeleri idi. Yırtıcı ve hilekar Slavlar, komşusunun bu iyi yönlerini sömürmeyi çok iyi anlamış ve son Tatar devleti-Kazan Hanlığını 1552 yılında yutmuştur. Diz çöküp yaşamaktansa ölmeyi tercih eden soylu Tatar direnişçileri yüz yıllar boyu savaşmıştır. Tam yeri iken, Adolf Hitler’in Slavlara özgü bir tanımlamasını burada kullanayım: “Ruslar olayların baskısı altında Yahudi Marksizminden kopup, yırtıcı ve vahşi ifadesiyle ebedi Panislavizmi temsil edecektir.” Evet, Slavların tarihini ve karakterini çok iyi bilen Hitler bu sözleri 1945 yılında, Sovyetlerin dağılıp (1991), şoven-ırkçı-yırtıcı Putin’in iktidara gelişinden 55 yıl önce söylemiştir. İşte bu Rus yırtıcılığına karşı, kesintisiz direniş sembolü olan Tatarlık, Tatarların şanlı tarihinin bir simgesi halinde günümüze kadar var olagelebilmiştir.

Yıl 1917, sırasıyla devam eden Şubat Burjuva Devrimi ve Ekim Bolşevik Devrimi sonucu, “halklar zindanı” olarak tanımlanagelmiş Çarlık Rusya’sı çöker. Çarizmin, değişik bir değişle Panislavizmin 400 yıllık ömrüne son veren bu oluşumda, Bolşevik lider Lenin’in “Ulusların kendi kaderlerini kendilerinin belirleme hakkı” sloganı can alıcı rol oynar. Bu gidişat, Çarlık Rusya’sı sınırları içinde yüzyıllardan beri inleyen Rus olmayan uluslarda büyük ümit uyandırır. Bu ümitle Bolşeviklerin safında ilk atılımı yapanlar, hiç kuşkusuz kurtuluşu arayan Tatar devrimcileri ve Tatar aydınları olacaktır. Onlar aldansa bile, kaybedeceklerinin canlarından başka hiçbir şey olmayacağının farkındaydılar; Sovyetler olsa olsa Çarlık Rusya’sının devamı olacaktı ve öyle de olur.

Uzağı görebilen Mirseyit Sultangaliyev (1892-1940), Zeki Velidi Togan (1890-1970) ve İlyas Aklin (1895-1937) gibi Tatar-Başkurt aydınlarının ortak fikri, Çarizmin çöküşü fırsatından yararlanıp, İdil-Ural Devletini kurmak ve Türk birliğine doğru yol almaktır. Fakat demokrat Kerenskiy’in de, komünist Lenin’in de böyle bir Türklük düşüncesine tahammülleri yoktur. Başkurt Özerk Cumhuriyetinin kuruluşu 1919 yılında, Tataristan Özerk Cumhuriyetinin kurulmuşu 1920 yılında Lenin tarafından onaylanır, eğer bunlara cumhuriyet denilecekse. Bu kastlı siyasi onay sonucu, Tatarların dağ kolu olan Başkurtlar ayrı bir ulus olarak bölünmeye duçar olur, “parçala ve yut” mantığı devreye girer. Kazan Hanlığı devrinde Rus etkisiyle, Rusçu Parti ve Rus’a Karşı Parti olarak siyasi sahnede iki partinin rol oynadığı bilinir. Fakat, Kazan Hanlığı toplumunun Tatar-Başkurt olarak ikiye bölündüğüne özgü hiçbir bilgi ve belge yoktur. Bugün de var olan, Tatarlar arasında Tatar geçinip, Ruslara yalakalık yapan çıkar hainleri, işte o Kazan Hanlığı devrinden kalma Rusçu Partinin kalıntılarıdır.

Kazan’da 25 Haziran 1920 günü Tataristan Özerk Cumhuriyetinin kuruluşu tantanalı bir şekilde ilan edilir. Bu gün, cumhuriyetin doğum günü olarak kutlanırken, aynı gün Tatarların tarihten gelen ulusal bayramı olan Saban Toyunun da şenlikleri yapılır. Haziran 1921 yılında Tatar dili devlet dili olarak ilan edilir. Bu cumhuriyet o kadar küçülmüştü ki, cumhuriyetin sahip olduğu toprak (68 000 kilometre kare), Kazan Hanlığı toprağının ancak dörtte birine yakın bir alanı kapsıyordu. Bu yüzden Tatarların yüzde 64’ü cumhuriyetin dışında kalmıştır. Bugünkü Tataristan’ın nüfusu 4 milyon civarında olup, bu sayının yarısından biraz fazlası Tatarlardır. Rusların Ruslaştırma siyaseti sonucu yüzyıllar boyu Tatar nüfusu yerinde saymıştır. Bu cumhuriyet öyle bir yapay cumhuriyet idi ki, Tataristan ile Kazakistan sınırı boyunca, güneyden asli Tatar şehri olan Simbir’i de içine alan bir Rus koridoru açılıp, Tatar-Kazak boyları birbirinden uzaklaştırılmıştır.

Böylece, Atilla’dan, Batu Handan, Uluğ Muhammet’ten beri imparatorluklar, devletler kurarak varlığını sürdüregelen Tatar ulusu ve Tatarlık, Lenin’in cömertliği (!) sayesinde küçücük sözde Tataristan ile temsil edilmeye başlar. Lenin’e göre, Tatarlar artık amacına ulaşmıştır, susmalıdır. Fakat minik bu Tataristan ve bu aldatmaca, Lenin’in umduğu gibi Tatarlığı yatıştıramaz belki alevlendirir. Tataristan Cumhuriyetinin haklarını kısıtlayıcı eğilim 1922 yılındaki cumhuriyetleri sınıflandırma işinden başlar. Sultangaliyev buna şiddetle karşı çıkar. Sonuçta aydın soykırımı-Stalin temizliği başlar. Tüm Sovyet İmparatorluğu ve Doğu Türkistan dahil KGB’nin ulaşabildiği ülkelerde, 1937-38 yıllarında milyonlar ile tahmin edilen öldürme cinayeti gerçekleşir. Mirseyit Sultangaliyev başta olmak üzere, sadece Tataristan’da öldürülen Tatarların sayısı 3799 kişiyi bulmuştur.

Tatarları-Tatarlığı kendisi için baş belası olarak algılayan Moskova ne yapıp yapıp Tatarları ve Tatarlığı ortadan kaldırmaya kararlıdır ve bu son süreç başlamıştır.

Yıl 1944, Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi, Tatar tarihçilerinin Altın Orda’yı idealleştirmesini kınamış ve Tatar tarihinin sözde bilimsel(!) araştırılmasını çok acil bir görev olarak belirtmiştir. Bilim adamları topluluğunun bu siyasi dayatmaya verdiği karşılık, Bilimler Akademisinin hamiliğini yaptığı Nisan 1946 Moskova Konferansı olur. Bu konferansta, Tatarların Altın Orda ile hiç ilgileri olmadığı, İdil Bulgarları kökenli olduğu ilan edilir. Kazan Hanlığının bir Moğol-Tatar devleti olduğu, Kazan Tatarları ise, bu Moğol-Tatar yönetimiyle mücadele ettikleri ve sonunda Rusların Kazan’ı almasıyla “kurtuldukları” tezi kabul edilir.

Hitler’in dediği gibi komünizm tutunamaz, Rus Emperyalizminin yaşamı Panislavizme gereksinim duyar. Böylece 1990’lı yıllardaki Boris Yeltsin’in kavgası, 2000’li yıllardaki Vladimir Putin’in kavgası patlak verir. Yeltsin 1990’lı yıllarda iktidar uğruna-Panislavizm uğruna nasıl Tatarları kullanmaya gereksinim duymuşsa, bugün onun halefi olan Putin, yine iktidar uğruna-Panislavizm uğruna Tatarları yok etmeye gereksinim duymaktadır. Yukarıda bahsettiğim 1944-46 yıllarındaki Moskova’nın dayatması, bugünkü Moskova’nın amacı olur.

1985 yılında SSCB’nin başına geçen Mihail Gorbaçov, Perestroyka (değişim) ve Glasnost (açıklık) ilkelerini ilan ederek komünizmin ölüm haberini verir. Peki, komünizmin yerine geçecek olan nedir? Damarlarında Slav kanı olan hiç kimse Sovyetlerin-Rus Emperyalizminin küçülmesini-dağılmasını istemez. Batı demokrasisi taraftarları olmuşsa da, emperyalizm ile demokrasi bir arada geçinebilecek mi!? Geçinmek şöyle dursun, bu iki olgunun birbiriyle çarpıştığı ortaya çıkar. Geriye kalanı Hitler’in dediği gibi Panislavizmdir. Bu ideali ilk kavrayan ve bunun için ilk soyunan Urus Boris Yeltsin olur. O Sovyetlerin dağılmasını önleyemese bile, iktidarı ele geçirmeyi başarır ve kendi kimliğini açıklamak için, Lenin’in öldürttüğü Çar Nikolay’ın Yekaterinburg’daki cesedine sahip çıkarak, Çarizm-Panislavizm taraftarı olduğu yankısını yaratır.

Yıl 1990, Temmuz ayı, Boris Yeltsin Tataristan’a gelir. O, Tataristan’ın birçok bölgelerini gezdikten sonra, Kazan’daki Yazarlar Birliği’nin salonunda Tatar aydınlarının sorularını yanıtlar. Onun konuşması içindeki en can alıcı söylem şudur: “Bağımsızlık istediğiniz kadar olsun, ne kadar hazmedebilseniz, o kadar olsun.” Yeltsin’in bu sözü zamanında ve yerinde söylenmiş etkili bir sözdü. Bu söz ile Yeltsin Tatarlar arasında ne kadar taraftar toplayabildiyse, Tatarlar da bu sözü kendi yararları için o kadar kullanabilmiştir.

Aynı yılın Ağustos ayı, Yazarlar Birliğinin girişimiyle yine o, yukarıda adı geçen salonda toplanan aydınlar, sanatçılar kendi aralarında konuşarak, şu ortak görüşü benimserler: “Tataristan’ın ikinci dereceli cumhuriyet durumuna son verilmeli ve onun konumu eşit hukuklu cumhuriyetler seviyesine yükseltilmelidir.” Bu ortak fikir, Tataristan Cumhurbaşkanı Mintimer Şeymiyev’e iletilir. Sonuçta 30 Ağustos 1990 günü, Tataristan kendi “Devlet Bağımsızlığı Bildirisi”ni dünyaya ilan eder. Bu bildirisi ile Tataristan, Sovyetlerin dağılmasına yol açan, başka cumhuriyetlerin bağımsızlık eylemlerine örnek olur. İşte bu 30 Ağustos günü, 1990 yılı dahil her yılı, Tataristan Cumhuriyetinin devlet bayramı olarak coşkulu bir şekilde kutlanmaya başlar. Gerçi o zaman Moskova bu bağımsızlığı tanımasa bile, kanlarında var olan devletçilik duygusu, tarihlerinde var olan devletçilik geleneği, Tatarlara er geç bağımsız devlet olacaklarının teminatını verir. Şuurlu Tatar aydınları bu geleceğe yürekten inanmaktadırlar. Tatar ulusu bu bağımsızlıklarını demokratik yolla pekiştirmek amacıyla, 21 Mart 1992 tarihinde sandığa gider ve yüzde 61 oy çokluğuyla bağımsız devlet olduklarını dünyaya duyurur. Bu halk oylamasından hemen sora, 31 Mart 1992 günü, Moskova’nın girişimi sonucu, “Federatif Antlaşma” denilen bir antlaşmayı, federasyon içindeki özerk cumhuriyetler “kendi iradesiyle” imzalamışlardır. Fakat Rusya egemenliğine bağlı kalmayı kabul eden bu antlaşmayı Çeçenistan ile Tataristan imzalamaz. Burada şu bir gerçeğin altını çizerek belirtmek gerekiyor ki, Tatar ülkesinin zorla Rusya’ya katılmasından (1552) bugüne kadar tek bir Tatar böyle antlaşmaya imza atmamıştır. Tataristan’ın Yüksek Şurası bağımsızlıklarını daha da pekiştirmek için, 6 Kasım 1992 günü Tataristan’ın anayasasını kabul eder. Anayasanın 1.maddesinde, “Tataristan Cumhuriyeti, cumhuriyetteki tüm ulusların iradesini ve çıkarlarını temsil eden egemen demokratik devlettir” denilmektedir.

Yıl 1993, Ağustos ayında açılan ikinci Bütün Dünya Tatar Kurultayında, bugünkü Tataristan, Altın Orda’nın varisi olarak, Altın Orda Devletinin 750.yılına bağışlanmış uluslar arası bir bilimsel toplantıya ev sahipliği yapar. Kazan’da devam eden bu toplantı, Tatar ulusunun tekrar dirilişinin başlangıcı olarak, Tatar tarihini gözden geçirme, Tatar edebiyatı üzerine çalışmaları canlandırır. İşte bu girişim sonucu “Tatar edebiyatının cevheri” sayılan İdigey Destanı’nın renkli-resimli nüshası 10 000 tirajla, 1994 yılında Kazan’da tekrar basılır. Böylece 100 yıllar boyu uğrunda savaştığı-sayısı meçhul şehitler verdiği bu “bağımsızlık-azatlık” denilen kutsal değer, artık Tatarlara çok yakındır; Tatar ulusal heyecanı doruktadır…

Ne yazık ki, Moskova ve Panislavizm, Tatarların bu bahtını çekemez-kabul edemez. Sinsi ve tehditkar girişimler sonucu Ruslar, tarihleri boyunca ezeli ve ebedi düşman olarak algılayageldiği Tatarları, hiçbir zaman güçlü-mutlu görmek istemedikleri gibi, bu yolu da bu Tatar gidişatının önünü keserler.

Boris Yeltsin Şubat 1994 tarihinde Kazan’a gelir ve Tataristan Cumhurbaşkanı Mintimer Şeymiyev ikilisi ortasında, “Yetki Paylaşımı” olarak bilinen bir anlaşma imzalanır. Egemen devletler arasında “Yetki Paylaşımı” olur mu hiç?! Bu anlaşmanın içeriği tam bilinmez, bilinen gerçek şu ki, bu anlaşmadan sora, Tatarların bu güne kadar elde ettiği tüm haklarının geçersiz olduğu ortaya çıkar; bağımsız Tatar devleti hayalde kalır. Bu olup bitenlerden sonra, seçim ile iktidara gelen Şeymiyev, atanma yoluyla Moskova’nın kuklası haline gelir, geride Onun Tatar ulusuna yaptığı vefasızlığı kalır. Eğer Şeymiyev, damarlarında Tatar kanı taşıyan gerçek bir ulusçu olsaydı, Yeltsin’e şu yanıtı verebilirdi: “Bu ulusal hakların sahibi Tatarlardır. Benim onların adına bu haklardan vazgeçme yetkim yoktur. Gerekirse tekrar halk oylamasına gidilebilir.” Evet Şeymiyev, Yeltsin’e bu sözleri söylemeye cesaret edemez veya söylemek istemez.

İnsanlık tarihinde öyle olaylar var ki, bir kişi bir devleti yoktan var edebildiği gibi, bir kişi bir devleti yerle bir edebilir.

Ruslarla birliktelik serüveninin seyri her zaman şöyle geçer: Ruslar önce senin düşündüğün-senin istediğin gibi söyler, sonra kendisinin düşündüğü-kendisinin istediği gibi yapar. En tipik bu uygulama, Rus karakterinin ürünüdür.

Boris Yeltsin halef seçiminde yanılmamıştır. 2000 yılının başında iktidara gelen Vladimir Putin, hiç utanmadan tüm çıplaklığıyla, “Yırtıcı Panislavizmi” ve “Emperyalist Rusya’yı” amaç edinmiş uygulamalarına hız vermiştir. On yıllık (2000-2009) bu Putin devri, sadece Rus-Tatar ilişkilerinde değil, Rusya-dünya ilişkilerinde de tiksinti ve acıya dolu dolu geçen bir devirdir. Sadece bağımsızlıkları uğruna savaşan 300 bin Çeçen kana batırılmıştır; sadece kişisel haklarını savunduğu için sayısı meçhul yazarlar-gazeteciler-sığınmacılar FSB ajanları tarafından her yerde öldürülmüştür. Bu uygulamaları ile Putin, milyonları kana batıran Stalin devrinden kalma KGB şefi olma kimliğini hakkıyla kanıtlamıştır.

İktidara gelir gelmez kurduğu Yedinaya Rossiya (Tek Rusya) partisinin baskıcı yönetimi sayesinde, tek devlet, tek millet, tek din, tek dilin egemen olacağı bir Rusya kuracağını amaç edinmiş olan Putin, ortaya çıkabilecek tüm karşıtlıklara-düşmanlıklara karşı tedbir olarak şu sözü söylemiştir: “Rusya bölünme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaksa atom bombası kullanırız.” Diyalektiğin bir süreç-bir sonuç olarak algıladığı bu bölünme olgusu, Rus ve Çin emperyalistlerinin korkulu düşüdür. Çin bugün, Uygurlar Tanrı Dağlarına çekilip, savaş yoluyla, Doğu Türkistan’ı Çin’den bölebilirler korkusuyla, Uygur gençlerini Çin ülkesine, Çinliyi Uygur ülkesine taşımakta-yer değiştirtmektedir. Acaba Putin de, Ural Dağlarından Moskova’ya karşı savaş açılabilirler korkusuyla, Tatar ve Başkurtları göçe zorlayacak mı!? Tıpkı Mayıs 1944 yılındaki Kırım Tatarlarının göçe zorlandığı gibi. Emperyalistler için insan değeri hiçe bedeldir, yeter ki onlar için yaşasın emperyalizm!

  • Tatarların Latin alfabesine geçişi yasaklanmıştır.
  • Özerk cumhuriyetlerin seçim ile gelen başkanlarını artık Moskova tayin edecektir.
  • 30 Ağustos Tatar bağımsızlık günü, Kazan’ın doğum günü olarak değiştirilmiştir.
  • Sovyetler döneminden kalma pasaportlardaki ulus adları kaldırılmıştır.
  • Tatar tarihini yansıtan eski binalar yerle bir edilmiştir.
  • Üniversite sınavları Rusça olduğu için, artık ulusal okullara-dillere gereksinim kalmamış. Tatar okulları kapatılmaktadır.
  • Tatar ulusallığını çağrıştırdığı için, 200 yıllık Kazan Devlet Üniversitesinin adı, İdil Bölge Üniversitesi olarak değiştirilmiştir.
  • Bugün içi tamamen boşaltılıp sadece adı kalan Tataristan Cumhuriyetinin ne zaman yok olacağı, artık Putin’in kararına bağlı an meselesidir.

Tataristan’ın Çallı şehrinde 20.11.2009 günü, “uluslararası kin ve düşmanlığı körüklemek” suçundan(!) mahkemelik olan Fevziye Bayramova’nın yargılanmasına başlanmıştır. Bayramova bu konuda Azatlık Radyosuna şu açıklamayı yapmıştır: “Mahkemede hazır bulunan hakim, savcı, sekreter, avukat, çevirmen ve ben dahil 6 kişi Tatardır. Tatar ilinde Tatarlığı savunduğum için, Tatarlar beni Rusça yargıladılar. Bu bir faciadır, kıyamettir.”

İşte bugünkü-Putin devrinin Tataristan Cumhuriyeti!

Ağustos 2008’de Gürcistan’ı işgal eden Rusya, hiç utanmadan Kuzey Osetya ile Abhazya’yı kendi topraklarına katmıştır.

Yakında Sırbistan’ı ziyaret eden Rusya Devlet Başkanı Medvedev, oranın Panislavizm gururunu okşamakla yetinmeyip, kendi halkının yetersiz ve aç olmasına rağmen, bir milyar değerinde para yardım edeceğini söylemiştir.

Putin ve Medvedev’e göre: “Yaşasın Emperyalist Rusya! Yaşasın Yırtıcı Panislavizm!”

Fakat, emperyalistler diyalektiğin mantığından yoksundur. Bugünkü dünya er geç emperyalizmin-Panislavizmin bulunmadığı bir dünya olacaktır!

KAYNAKLAR:

  • Azatlık Radyosunun haberleri.
  • Gorbaçov, Mihail, YERKÜRE MANİFESTOM (Türkçesi:Dr. Ömer Faruk Turan), İstanbul 2003.
  • Hitler, Adolf, SİYASİ VASİYETİM (Çev: Kamil Turan), İstanbul 1968.
  • Kurban, İklil, DOĞU TÜRKİSTAN İÇİN SAVAŞ, Ankara 1995.
  • Kurban, İklil, YAŞLI TARİHİN YANKISI, İstanbul 1998.
  • Kurban, İklil, GERÇEKLER VE YALANLAR, Ankara 2007.

İklil KURBAN

Tataristan harıtası

Oxunma sayı: 24074